Ceviz Kabuğunu Dolduran Konular

Tarihe düşülen not

  • Anket

  • Son Tweetler

  • Kategoriler

  • Yararlı Linkler

Archive for the ‘CKD Haberler’ Category

İsim Hakkı

Posted by Emi[R]ates™ Ekim 14, 2012

 

Uçakta önümde oturan kadın, kucağındaki çığlık çığlığa bebeğini yol boyunca teskin edemedi. Hâline üzüldüm. Etraftan of pof çekenlere kızdım. Kadıncağızı biraz rahatlatmak için “Delikanlının adı ne” diye sordum. Kadın “Cenk Efe” dedi. “Sen belayı kendi ellerinle çağırmışsın evladım” diye içimden geçirip yana döndüm. Musibeti kendi isteyene merhamet edilmez. Bir adı Cenk bir adı Efe olan bir çocuğun ciyak ciyak ağlaması ne ki. Uçağa zorunlu iniş yaptırmadığına şükretmeliyiz.
Çirkin bir Yusuf ya da aşırı yaramaz bir Halim, Selim gören oldu mu? Lütfen Sultan Selim diyip Ramazan Hoca’yı çürüttüğünüzü zannedip erken kutlamaya başlatmayınız. Bir kere onun ön adı Yavuz. Yavuz her türlü Selim’i döver. Şu anda Muhteşem Yüzyıl’da sekiz yaşlarında sarı kafalı bir oğlan olan II. Selim’e, sonra hayatı şiir yazarak geçmiş III. Selim’e bakınız.
Gözle görebildiğimizin dışında da bir gerçeklik olduğuna inanan biz iman sahipleri için bu tartışmasız bir gerçek. Ağzımızdan çıkan her kelime aynı zamanda duadır. Çocuğuna “Selim” diye seslenmek onun selim bir insan olması için dua etmektir.
İşin ruhlar boyutunu geçelim. Bir insana kırk defa deli dersen deli olur. Dört beş kişi birden bir adama “ya sen hasta mısın?” dese adam fenalık geçirebilir. Bir çocuğa kırk değil kırk milyon kere adı ile hitap edildiğini, dört beş kişi değil en az dört yüz beş yüz kişinin ismiyle çağırdığını düşünürsek ne demek istediğim daha iyi anlaşılır.
Kısacası, isimlerimiz bir şekilde ruh dünyamızı, karakterimizi, dolayısıyla tüm hayatımızı etkiliyor.
Çocuklarımız bizim bir hobimiz, bir eşyamız değil, Allah’ın bize emanetleridir. İsim vermek bir anne-baba fantezisi gerçekleştirme alanı olmamalı. Eylemde tanışan, eylemden doğuma giden çiftlerin tercihi, Eylem, Devrim gibi isimler ömür duvarına silinmez boya ile yazılmış sloganlar gibi. Devrimlerin, Evrimlerin İlahiyat Fakültesi’nde fıkıh profesörü olma ihtimali daha en başından engellenmiştir. Diğer taraftan; küffarın kanını akıtmadan şu dünyadan göçmemeye yeminli bir babanın opera sanatçısı oğlu Mücahit’in “Müco” kısaltmasıyla durumu kurtarmaktan başka çaresi kalmayacaktır.

Hep anne-baba haklarından söz edilir. Evlatların da anne-babaları üzerinde hakları var. Bu haklardan biri de anne-babanın çocuğa güzel bir isim koymasıdır. Anne-babaya öf bile demeyeceksin, adı Saddam, Yakarış, Özleyiş, Satılmış, Döndü olanlar hariç. Onlar “öffff” de diyebilir, “pöfff” de…
Yere düşmüş bir Arapça gazeteyi üç kere öpüp alnına koyup yüksek bir yere kaldıran, Arapçaya çevrilmiş Das Kapital görse heybeye koyup duvara asacak kadar konuya duyarlı halkımız için iyi isimin tanımı “Kuran’da geçiyor”dur.
Bir ismin iyi olması için Kuran’da geçmesi yeterli zannedilir.
Fonetiği kulağa hoş gelen bir bağlaç, bir zamir, bir edat olabilir.
Kuran-ı Kerim’in okunuşundaki ahenkli musikiden kaynaklı zengin prozede sayesinde bir kelimenin son, diğerinin ilk hecesinin birleştirilmesiyle manasız bir sözcük demeti bir Müslüman ismi olarak karşımıza çıkabilir. (İstiklal Marşı’ndaki “lardayüzen” gibi)
Kuran’da geçen ve “Üzerine” manasına gelen Aleyna mı, Kuran’da geçmeyen ama Allah’ın yarattığı en zarif çiçek olan Nilüfer mi ahrette anne-babasından hakkını isteyecek? Yorumu size kalmış.

Ramazan Rasim

Posted in CKD Haberler, İlginç | Etiketler: , , , , , | Leave a Comment »

Salih Mirzabeyoğlu ve Telegram işkencesi

Posted by Emi[R]ates™ Eylül 20, 2012

 

10 yıl önce ‘terörist’ kimliğimle girdiğim Bolu F Tipi Cezaevi’ne, 10 yıl sonra gazeteci kimliğimle girerken, fikirleriyle hayatıma şahsiyet kazandıran Mütefekkir Salih Mirzabeyoğlu’nu görecek olmanın tarifsiz duygusu içindeydim.

 

Adalet Bakanlığı’na yaptığım müracaat neticesinde verilen olumlu cevapla Pazartesi günü (17.09.2012) erken saatte Bolu’ya doğru yola çıktım. Bolu’ya indiğimde, görüşmeye beraber gireceğim avukat Ali Rıza Yaman henüz gelmemişti. Ben de bundan istifade, 4 yıl hapis yattığım şehri gezeyim dedim ama… Salih Mirzabeyoğlu’nu ziyaret edeceğimden sadece cezaevi yönetimi değil ‘başkaları’ da haberdar olmuş ve şehri gezerken peşimde dolanıp durdular. Peşimdekilerle birlikte avukat Yaman’la buluşup hapishanenin yolunu tuttuk.

 

Hapishane girişindeki kayıt, arama faslını geçtikten sonra nihayet görüşme odasındaydık. Heyecanla ayakta beklerken kapı açıldı ve yıllarca görmeyi arzuladığım Mütefekkir karşımdaydı. O’na sarılırken her anlamda ayaklarım yerden kesildi! “Hoşgeldin Milat” diye beni karşıladı.

 

Görüşmemizin ağırlığı Telegram işkencesi üzerineydi. Bilindiği üzere Telegram, zihin kontrolü işkencesinin bir çeşidi. İsim babası da, kendisine yapılan işkenceyi çözen ve bu işkenceyi isimlendiren Salih Mirzabeyoğlu. 24 saat boyunca beyninize hükmetmeye çalışılıyor, ne düşünürseniz karşılığı veriliyor ve bununla birlikte elektromanyetik silâhlarla vücudunuzda acılar meydana getiriliyor. İşte Salih Mirzabeyoğlu 12 yıldır böyle bir işkencenin altında Fikr’inin savaşını veriyor.

 

Telegramcılar benim hakkımda da Mütefekkir’e menfi propaganda yapmışlar. Hatta görüşme sırasında da devreye girdiler. Mütefekkir Mirzabeyoğlu, “Sohbetimizin tadını kaçırmaya çalışıyorlar” dedi ve sağ böbrek tarafını gösterip, “Şu an buraya ağrı veriyorlar” dedi.

 

Tam babamın selâmı söylemeye hazırlanırken, “Kapının önünde babandan bahsettiniz mi” diye sordu. Avukat Yaman’a şaşkın bir şekilde baktım. Çünkü kapı önünde avukat Yaman, “Babanızın da selâmını söylemeyi unutmayın” demişti. Telegramcılar bu konuşmayı kendisine aktarmışlar. Yani bu hâdiseyle de Telegram işkencesinin canlı şahidi oldum!

 

Sohbet sırasında, “Bu yapılanlarla beni itibarsızlaştırmaya çalışıyorlar. Ama şu unutulmasın ki, insanlar mahkemelerde deli olduklarını ispat etmek için uğraşırlarken ben akıllı olduğumu ispat etmeye çalışıyorum” dedi.

 

Dünyadaki gelişmelerle ilgili olarak da, “Fikre bakılmalı. Bizim zamanımızda hassasiyet vardı. Hassasiyetle birlikte heyecan. Meselâ 25 asker kazaya kurban gider (Afyon hâdisesinden bahsediyor. YK) bakarsınız televizyonlara çıkılır, konuşulur. Konuşmaktan ibarettir. Fikir yok, heyecan yok. Sanki hâdiseler bunlar konuşsun diye oluyor. Genel olarak bütün meselelere bu kapsamda bakılabilinir. Fikir işlenmedikçe konuşulmaktan ibaret kalıp sonuç alınamaz.” diyerek ümmetin ihtiyacı olduğu Fikr’e dikkat çekti.

 

Görüşmeyle ilgili olarak izlenimlerimi aktarmaya devam edeceğim inşaAllah. Mütefekkir Salih Mirzabeyoğlu’la görüşmeye izin veren Adalet Bakanlığı’na teşekkür ederken şunu da belirtmeden geçemeyeceğim: Bolu F Tipi Cezaevi’nde Telegram işkencesi devam ediyor. Bu işkenceyi yapanları tespit etmek ve cezalandırmak Salih Mirzabeyoğlu’nun iyiliğinden önce sizin iyiliğiniz içindir. Çünkü bu işkenceyle Salih Mirzabeyoğlu’nu esir alamayanlar yarın sizleri esir almak isteyebilir. Ve sizler Salih Mirzabeyoğlu gibi direnç gösteremeyebilirsiniz!

 

Yakup Köse
Milat Gazetesi

Posted in CKD Haberler, Gerçekler, Türkiye Gündemi | Etiketler: , , | 1 Comment »

Askerlikten Soğumayın Sakın!

Posted by Emi[R]ates™ Ağustos 28, 2010

Sözüm erkeklere! Beyler askerlikten soğumayın. Askerlik süper bişi. Generallerin oğluParis’te, Venedik’te özel üniversitelerde okurken, ezilen Türk halkının…çocukları Aktütün’de can veriyor. Hem de göz göre göre. Böyle adil bi yer askerlik. BBG evi gibiizlenilen arazilerden pikniğe gidermiş gibi gelip askeri öldürenlere ‘izin veriliyor’. Süper bişi abi!

Ezilen Kürt halkının ufacık çocukları da Güneydoğu’da kutu kutu penseoynarken mayınlara basarak ölüyor. Kürt çocukları yeni yeni oyunlaredindi kendine. Kışladan gelen mermilerden kaçma, kafadan şarapnelparçası çıkarma, mayınlara basmamaca! Ne güzel, TSK sayesinde Kürtçocukları ne kadar eğleniyor. TSK kesinlikle çocukları seven bir oluşum. Sakın ola askerimizi kötülemeyin!

Ben askere gidecem, kışlada yaylalar yaylaları söylicem, şehre inicemonuncu yıl marşını söylicem. Dağda zavallı yoksul türk ailelerininçocukları ekranlardan izlenip yalnız bırakıldığında daha yükseksöylicem yaylaları! Şehirde bir sağdan bir soldan 16 yaşında gençleriasarlerken onuncu yıl marşını söylicem. Erdallar, Mehmetler, Denizlerve dahalarının ölmüşlerine tükürücem. Sincanda tanklar yürürken, kızların kafasından başörtüleri çekilirken yeehhuuu, Türküz ulan biz deyip bir kere daha asker marşını okuyucam. Seviyorum Abi TSK’yı…

Beyler şunu unutmayın. İnsan dediğin yapılır. Bir bayan, bi erkek lazım o kadar. Her ana bir erkek çocuk doğurur ama Scorsky doğuramaz. Oraya bi helikopter gönderip heba etmeye değer mi? Altı üstü 20-30 salak türk çocuğu. Eğitimsiz, aileleri zavallı, lümpen. Devletimizin bekası için Aktütün’de yalnız bırakılan gariban türk çocuklarının incir çekirdeğinden farkı yok. Fazla büyütmeyin bu kadar. Ordumuzu sevelim… Son olarak İzmir’in dağlarında çiçekler açar ilahisi için pardon marşı için ‘tıklayın’ ve indirin. Evde tekrar tekrar dinleyin. Dosyanın rar şifresi: kahramanturkordusu

http://www.facebook.com/video/video.php?v=136764519700553&ref=mf

Fekku Ragabe – facebook.com/FekkuRagabetin

Posted in CKD Haberler, Gerçekler, Madalyonun Öteki Yüzü, Türkiye Gündemi | Etiketler: , , , | 1 Comment »

TSK’da Totaliter anlayış: Tek tip askerlik

Posted by Emi[R]ates™ Ağustos 27, 2010

tek tip askerlik

Prof. Dr. Nevzat Tarhan Koşaner’in ilk açıklaması ışığında soruyor: “Mehmetcik ve peygamber ocağı” retoriği arkasında milleti uyutma dönemi devam mı edecek hatalara devam mı edilecek zannediyorsunuz?

Yeni Genelkurmay Başkanımız Işık Koşaner maalesef “Dakka bir gol bir” denilecek bir açıklama yaptı.

Asker alma sistemi ile ilgili yeniden yapılanmada tartışmaların önünü kapatmak isteyen buyurgan, dikte edici ve farklı görüşe kapıyı kapayan aşağıdaki önyargılı konuşmaya dikkat edelim.

“Kara Kuvvetleri`nin gücünün temelini “Mehmetçik” oluşturur. Vatan ve millet sevgisi ile hiçbir fedakarlıktan kaçmadan görev yapan Mehmetçiğin yerini alabilecek, başka bir personel tanımlamak mümkün değildir.

“Bununla beraber bir an önce `tek tip` askerlik uygulamasına geçilerek vatan hizmetinin herkes için eşit şartlarda yapılması, ayrıca eğitimli insan gücümüzden daha uzun süre ve daha etkin şekilde yararlanılmasına imkan yaratılması önem arz etmektedir.”

Çelişkiler;

1-“Mehmetçik kutsaldır” retoriği ile toplumun hassasiyeti öne çıkarılarak karşı görüşlere kapı kapatılmak istenmektedir.

Mehmetçik ne demektir “Küçük Muhammet” demektir.

Siz hiç bir kışlada Hazreti Muhammed’in (Selam ona) adının yazılı olduğunu gördünüz mü?

Siz hiç bir törende Hz.Muhammed’e şükran ifade eden konuşma gördünüz mü?

“Mehmetcik ve peygamber ocağı” retoriği arkasında milleti uyutma dönemi devam mı edecek hatalara devam mı edilecek zannediyorsunuz?

Yoksa tam tersi bir subay Hz.Muhammed’in adını ansa hemen irticacı damgası yiyerek fişlenmeyecek mi? Herkes elini vicdanına koysun öyle düşünsün. Kutlu doğum haftası törenlerinin 2007’de e-muhtıra gerekçesi olduğunu unutmadık.

2-Bir Orgenerale Mehmetcik edebiyatı yapmak değil  mehmetciğin hakkını korumak yakışır.

Aktütün baskınında ölen Mehmetçiklerin baskın anı CD’si basına yansıdı. 2008 yılında inkar edilen görüntüler maalesef doğru imiş. O tarihte ölen mehmetcikleri korumayan ve ihmali olan karakol komutanına alelacele verilen şey aslında ödül adı altında örtbas eylemi mi idi?

O tarihte Sayın Koşaner Kara Kuvvetleri Komutanı idi önce bunun hesabını vermeli. Sonra Mehmetçik edebiyatı yapmalı.

3-Sayın Koşaner enson ne zaman tektip elbisesini giyip terör bölgesine Mehmetçikle birlikte karavana yedi bilmiyoruz. Mehmetçiği “gaza getirip” karakollarda “vatan millet sevgisi ve fedakarlıklarınız” gerekli dedikten sonra Ankara’da balo ve kokteyllerde dolaşan subay tipini istemiyoruz.

4-Askerlik fedakarlık mesleğidir doğru,Vatan için canını riske atmanın adı şehitliktir doğru.

Fakat bu kavramlar törenlerde kullanılacak kavramlar değil hayata geçrilecek kavramlar olmalıdır.

Önce Komutan fedakarlık yapacak sonra mehmetcik,önce komutan vatan sevgisi için çocuğunu askere gönderecek sonra mehmetcik gidecek.

Orgeneral çocuklarının askerlik çağına geldikten sonra yüzde kaçının nerede nasıl askerlik yaptığı hep basına yansıdı. Bu haberlere iki satır cevap verilmedi. Bu millet artık “keriz” değil her şeyi sorguluyor. Önce bu sorunun cevabı verilsin sonta tek tip askerlik konusu açılsın

5-Bedelli askerlik veya tektip askerlik Genelkurmaya bırakılamayacak kadar toplumun büyük çoğunluğunun ilgilendiren bir konudur.

Genelkurmay ASAL konusunda bir taraftır diğer taraf toplumun ihtiyaçlarıdır, ekonomik boyuttur, eğitimli iş gücünün çaycılık, yazıcılık ve postalık yapıp yapmama gerçeğidir.

6-Bir generalin veya birlik komutanının şahsi ihtiyaçları için ortalama 8-10 tane mehmetcik pervane gibi dönmektedir. Bu mu fedakarlık ve vatan  millet sevgisi? Fenerbahçe ordu evinde ve emekli general lojmanlarında kapıda bekleyip hanımefendiye maydanoz alan mehmetcik mi kutsal görev yapıyor?

Askere alma konusunda Genelkurmay Başkanının dayatmacı tavrına Milli Savunma Bakanımız “Peki efendim diyecek mi” merak ediyorum.

Sayın Bakan bu konuda dirayetini gösterse ama ben ümitli değilim askere söz geçirme kapasitesi olmayan bir Milli Savunma Bakanımız var maalesef.

Bu nedenle “Asker alma” teknik bir konudur bu konuda bağımsız tartışmalara ve gerçek ihtiyaçlara göre hareket edilmesi gerekir. Acilen konu mecliste bilirkişilere inceletilerek karara bağlanmalıdır. Son sözü Genelkurmay değil TBMM söylemelidir.

Genelkurmay Başkanımız da artık emirin demiri kesmediğin bir daha görmelidir.

Prof. Dr. Nevzat Tarhan

Posted in CKD Haberler, Gerçekler, Türkiye Gündemi | Etiketler: , , , , , | Leave a Comment »

Miadını dolduran proje: Köy Enstitüleri

Posted by Emi[R]ates™ Ağustos 17, 2010

köy enstitüleri

Köy Enstitüleri manga disiplinini telkin eden, kutsal devlet bekçiliğine şartlandıran, hakları sorumlulukların yerine getirilmesine bağlayan, hakların üstünü sorumlulukların ise altını çizen kültürü belletiyordu

Köy Enstitüleri, geleneksel solcularla ulusalcıların ortak aşkıdır. Dönemin koşulları açısından değerlendirdiğimizde ise amacına ulaşmış bir başarı öyküsüdür.

Cumhuriyetin Alperen Dervişi: Eğitmen

Köy Enstitülerinin kuruluş amacı, Cumhuriyet devrimlerini köylere ulaştıracak eğitmen yetiştirmektir. Kurucusu Hasan Ali Yücel’e göre, buradan yetişecek eğitmenler, geleneksel kanaat önderi imamın yerini alacaktır. Ancak bunu, yalnızca kuru propagandayla değil, aynı zamanda köylünün maddi ihtiyaçlarını karşılamasında öncülük yaparak gerçekleştirecektir. Cumhuriyet devrimlerini ülkenin en ücra köşelerine ulaştırma amacı, konjonktür gereği, Kemalizm’in solculaştırılmasıyla içerik ve yön değiştiriyor. Bunun üzerine İsmet İnönü, öncesinde iftiharla sahiplendiği Enstitüleri, Sovyet nüfuzunun yaygınlaşmasından duyduğu kaygıyla, kapattırıyor.

Maocu Sosyalizmin Simgesi Köy Enstitüleri

1960’ların sosyalist rüzgârı ve özel olarak onun köylü kolu Maoculuk, Köy Enstitülerini, Türkiye’de sosyalizmin simgesi haline getiriyor. Kemalistleri sola, sosyalist solu ise ulusalcılığa eklemleştiren bu sürecin ortak paydası Köy Enstitüleridir. Enstitülerin arkasından birlikte ağlaşmalarının nedeni budur: Can Dündar’ın ifadesiyle “Köy Enstitüleri, yarım kalmış bir mucizenin, bir büyük hayal kırıklığının hikâyesi(dir).”
Köy Enstitüleri, sosyalizmin Avrupa’daki romantik mikro uygulamalarına çok benzer. Enstitü mülkiyetinde araziler, devletin verdiği araç gereç ve damızlık hayvanlar. Öğrenci, öğretmen ve köylülerin imece usulüyle inşa ettiği hizmet binaları ve yurtlar. Sabah marşlarla kalkılıyor, kız erkek birlikte memleket Türküleri söyleniyor, birlikte halay çekiliyor ve spor yapılıyor. Ekmeğin pişirilmesi, yemek ve diğer ihtiyaçların kotarılması bizzat öğrenciler tarafından gerçekleştiriliyor. Bütün bu komünsel etkinlikler doğal olarak kolektif bir kimlik yaratıyor. Sosyalistlerin Köy Enstitülerine ağıt yakmaları boşuna değildir.
Öte yandan Türkiye, halkın yüzde sekseninin köylerde yaşadığı, okuma yazma oranının yüzde yirmilerde seyrettiği izbe bir ülke olmaktan çıkmış, dünyaya 100 milyar dolarlık mamul mal satan ülke haline gelmiştir. Artık, AB kriterlerini, çok kültürlülüğü ve küreselleşmeyi tartışıyoruz. Belki Köy Enstitüleri, günümüz eğitim sorunlarını anlamak ve hatta çözmek için model olarak düşünülebilir.

Köy Enstitüsü Eğitim Modeli

Köy Enstitüsünün eğitim sloganı “yaparak yaşayarak” öğrenmedir. O günün terimiyle: “iş için, iş içinde eğitim”. Teorik dersler, eğitim programının yarısını geçmiyor. Teorik derslerin önemli kısmı da resim, müzik ve gezi gibi kültürel ve sportif derslerdir. Programın diğer yarısı ise teknik ve tarım becerilerinin kazanılmasına yönelik uygulamalı derslerden oluşuyor. Bir yandan çağdaş bilimin teorik birikimleri aktarılıyor, bir yandan günlük hayat için lazım olan beceriler kazandırılıyor. Diğer yandan grupsal etkinliklerle bir vatandaşın sahip olması gereken hak ve sorumluluklar öğretiliyor. Bir müzik enstrümanı çalabilmek, ulusal oyun ve Türküleri bilmek, yılda 26 klasik eser okumak standart sorumluluklar arasındadır. Böylelikle, mezun olan eğitmenler hem el ve sosyal becerileri gelişmiş yararlı bir birey, hem de kültürlü bir halk insanı oluyor. Günümüz Türkiyesinde öğretmen adayları ve diğer öğrencilerin yalnızca teorik bilgileri ezberlediği, bunların dışında kendisine ve topluma faydalı bir şey öğrenmediği düşünüldüğünde Köy Enstitülerini rahmetle anmak bir vecibe haline geliyor.
Günümüzde gerek öğretmen yetiştiren fakülteler gerekse ilköğretim ve liseler bütün eğitim etkinliğini ezber ölçer test sınavlarına endekslemiştir. Her şeyi bilişsel ezbere odaklayan sistem, gençlerimizin yüzündeki mutluluğu, doğalarındaki merak ve yaratıcılığı söndürmüştür. Malumatın internetten kolayca edinildiği dünyada ezber yapmak anlamsızdır. Eğitim reformu adıyla sunulan yapılandırmacılık ise tam bir şaklabanlık. Bütün eğitim çıktılarının önceden hazırlanılan ve zamanla yarışılan test sınavlarıyla ölçüldüğü sistemde eğitim yaklaşımının adı “yapılandırmacılık” değil, “insan kandırmacılık” olmalıdır. Eğitimin amaçlarında, müfredatında ve organizasyonundaki aşırı merkeziyetçilik ve tek tipçilik sürdükçe bu insan kandırmacılık da devam edecek gibidir.
Türk eğitim sistemi öğrenmeyi temin etmediği gibi bir beceri de kazandırmıyor. Yapılan şey, daha sonra kullanılacağını iddia ettiği hazır reçete ve nasihatleri ezberletmektir: “Çocuklar iyi dinleyin, sonra bu bilgiler size çok lazım olacak”tır. Oysa, öğrenmediğimiz bir şeyi yapamayız, yapmadığımız bir şeyi ise öğrenmiş olmayız, ezberleriz. Çağdaş eğitim felsefesine göre öğrenme, hayat oyununa katılan öğrencinin bizzat yapıp yaşayarak kendi irade ve gayreti ile gerçekleştirdiği durumlardır. Yani, yapmayı öğrenmek; malumatın/enformasyonun nasıl yapılandırıldığını öğrenmek; eğitimbilimcilerin sevdiği terimle söylemek gerekirse “öğrenmeyi öğrenmek”.

Köy Enstitüsü Modeli Güncelliğini Kaybetmiştir

Köy Enstitüleri, iki nedenden dolayı çağdaş eğitim sorunlarına çözüm üretemez. Birincisi, Enstitüler, daha çok meslek lisesi ve yüksek okullarda kazanılan el becerileri ve mesleki yeterliğin kazanılmasında etkili olmuştur. Günümüzde herkesin her şeyi bilmesi gerektiği köylerde yaşamıyoruz, aksine her sorunun uzmanlarınca çözüldüğü kentlerde yaşıyoruz. İkincisi, emir komuta düzeni ve komün kültüründe gerçekleşen “yapmak ve yaşamak” günümüz eğitiminden beklenen işlevleri kazandırmıyor.
Sovyetlerde eğitim yaygınlaştırılmış, üniversitelileşme oranı ise çok ileri düzeylere ulaştırılmıştı. Köy Enstitüleri devam etmiş olsaydı, eğitimle ilgili kazanımlar Sovyetlerdekinden daha parlak olmayacaktı. Dünyanın en geniş topraklarına sahip ülkeleri kapitalist toplumların ürettiği buğdaya bağımlı hale gelmiş, teknolojide ise taklitçiliği aşamamıştı. Sovyet insanının bireyselci, yenilikçi ve girişimci olmaması, Köy Enstitülerinin referans aldığı, sosyalist eğitim sistemiyle ilgilidir.
Yaratıcılığı, yenilikçiliği ve demokratikliği ortaya çıkaran öğrenme, içinde bireysel iradenin, tercihin, inisiyatifin, gayret ve teşebbüsün olduğu yapmak ve yaşamakla ilgilidir. Öğrenci bu şekilde yalnızca öğrenmeyi öğrenmez, aynı zamanda demokratik vatandaşlık için gerekli tutum ve davranışları da kazanır. Sovyet eğitimi ise, tutum ve davranış olarak itaat ve uyumu, bilişsel olarak sorgulamadan kabul etmeyi öğretiyor. Sonuçta, Köy Enstitüleri manga disiplinini telkin eden, kutsal devlet bekçiliğine şartlandıran, hakları sorumlulukların yerine getirilmesine bağlayan, hakların üstünü sorumlulukların ise altını çizen bir kültürü belletiyordu. Ve maalesef, bu Sovyetik felsefesinden dolayı Köy Enstitüleri çağdışı kalmış bir eğitim kurumudur.

İshak Torun – Niğde Üniversitesi Eğitim fakültesi

Posted in CKD Haberler, Gerçekler, Madalyonun Öteki Yüzü, Türkiye Gündemi | Etiketler: , , , , | 2 Comments »