Ceviz Kabuğunu Dolduran Konular

Tarihe düşülen not

  • Anket

  • Son Tweetler

  • Kategoriler

  • Yararlı Linkler

Archive for the ‘Gerçekler’ Category

Gölgenin Gölgesi

Posted by Emi[R]ates™ Ekim 28, 2012

Bir şeyin olmasını veya olmamasını temennî ederiz. Bu durumda temennî etmiş olduğumuz o şey, henüz ne olmuştur, ne de olmamıştır. Olacaktır veya olmayacaktır; bizim yaptığımız sadece bir şeyin olmasını veya olmamasını temennî etmekten ibarettir.
Olumlu temennîler olduğu gibi, olumsuz temennîler de vardır; hayrı da temennî eden biziz, şerri de… Temennî’nin iyisi, kötüsü olmaz esasında; iyi ya da kötü olan, temennî edilen şeyin kendisidir. İyi şeyleri temennî ediyorsak, iyi temennîlerde, kötü şeyleri temennî ediyorsak, kötü temennîlerde bulunuyoruz demektir; dua ve beddua gibi yani.
Her ikisi de bir şeyin olmasını istemenin, bir şeyin gerçekleşmesini arzu etmenin bir şekli. Fakat iyi dikkat edilirse, bir şeyin olmamasını temenni etmek yokluğu; olmasını temennî etmek ise varlığı temennî etmektir; ilki kötü, ikincisi iyidir.
 
 
Temennî sözcüğünün genellikle “iyi temennî” anlamında kullanıldığı düşünülürse, niçin olumlu anlamının öne çıktığını anlamak da kabil olur sanırım. Nitekim İngilizce’de wishful thinking diyorlar; Türkçe karşılık olarak da sözümona “iyi niyet duyguları” veya “arzu dolu düşünceler” türünden belli-belirsiz mânâlar veriyorlar. Aslında hüsn-i kuruntu da denebilir, lâkin son tahlilde kastedilen temennîdir, köşeli zekâlarâ göreyse iyi temennî.
En iyisi mi biz varlığın esas itibariyle iyi, yokluğun ise kötü olduğunu aklımızdan çıkarmayalım.
Yokluk, varlığın olmama hâlidir; kötülük de iyiliğin olmama hâli; tıpkı hastalığın sağlığın olmama hâline denmesi gibi. Zevk ile elem de böyle değil mi? Elem nedir? Elbette zevkin (hazz ve lezzetin) olmaması, yani yokluğu.
Adımlarımızı yavaşlatalım ve bazı temennî cümlelerinin anlamını kavramaya çalışalım:
Benim var ama onun niye olsun!?
Bu cümlede dile gelen temennî, doğrudan kıskançlık hâlinin bir ifadesi. Çünkü temennî sahibi, kendisi için ‘var’ olanın, başkası için de ‘var’ olmasını istemiyor. Bir şeyi (varlığı) kendine hak görürken, başkasından esirgiyor. Kendisi için varlık, başkası için yokluk diliyor. “Ben istiyorum ama o istemesin!” diyen, istemenin kendisi için varlığını tasdik ederken, aynı isteği başkasından selb etmekle varlığı ondan esirgemiş olur.
Yağmurlu bir havada arabasıyla evine giden birinin yolda ıslanan insanları gördüğünde hissettiği tatmin duygusu, kıskançlık denilen hâlin bir neticesidir; adalet ve merhamet duygusundan yoksunluktur. Kıskançlık kısmak’tan gelir. Esirgemekten. Annenin yavrusunu kıskanması ve/veya esirgemesi, onu başkalarıyla paylaşmaktan kaçınması anlamına gelir.
Kıskançlık, hayatını zor kazananların, aynı zorluğu çekmeyen en yakınlarına karşı bile bu tür duygular hissettikleri, nefsin iyice büzüşmesinden, keçeleşmesinden kaynaklanır.
İlimde böyle temennîlere yer yoktur; zira ilim herkese yeter. Yetmediğini düşünenler, aslında şöyle demektedirler:
Benim yok ama onun da olmasın!
Bu cümlede dile gelen temennî, bir öncekinden biraz farklı; zira temennî sahibi, kendisi için ‘yok’ olanın, başkası için de ‘yok’ olmasını istiyor. Biz işbu hâle hased adını veriyoruz. Türkçesi, çekemezlik. Çoğunlukla kıskançlık’la karıştırılır. (Negation sorunu olanlar için çekememezlik.)
Hasetçi, kendisinin mahrum olduğu şeye bir başkasının sahip olmasını istemez; kendisi için yok olanın, başkası için var olmasına tahammül edemez. Başa beladır. Derdi bir ömür boyu sürer.
Burada durum tersine dönmüştür; yağmurlu bir havada arabasıyla evine giden birini görünce, yolda ıslanan kişinin, arabalı zâtın da kendisi gibi ıslanmasını arzu etmesi, hased duygusunun eseridir. Yoklukta eşitlik hissiyâtı, başkalarının sahip olduğu varlığın/varsıllığın sebeplerine yönelik eleştiriyle ilgili değildir; bilâkis varlığın başkasıyla irtibatıyla alâkalıdır.
Benim var ama onun da olsun!
Bu temennî cümlesi, umumiyetle kıskanma ve esirgeme duygularına yenik düşmemiş nefislerin tokluğuna delâlet eder. Cömertlik diyemiyoruz; zira cömertlik, kendi malından/mülkünden verenlere özgü bir hâldir. Meselâ aşevi önündeki kuyruktayken, kendi elinde olan dolu tencerenin, başkalarının elinde de olduğunu görünce nasıl ki bazı yoksulların gönlünü sevinç kaplıyorsa, varlığı paylaşmanın zevkine varmış olanların gönlü de kendilerinde ve kendileri için var olanın, başkalarında ve başkaları için de var olmasından sevinç duyar.
Bu hâl her zaman lütuf ve ikram duygusunun yüceliğinden kaynaklanmayabilir; varsılların önemli bir kısmında görülen böylesi zahirî tokluklar, acıma duygusunun veya gelecek endişesinin şekil değiştirmiş bir  hâlidir. Hakikî ve muteber formu biraz farklıdır. Şöyle ki:
Benim yok ama bari onun olsun!
Bu cümlede dile gelen temennî, kendisinde var olana istinaden başkaları için de varlık talebinde bulunmak değil, aksine kendisindeki yokluğa rağmen, hatta yokluğun rağmına başkaları için varlık talebinde bulunmaktır. Tabiatıyla hasedin tam da zıddıdır. “Onun var ya, varsın benim olmasın!” demenin bir şeklidir. Rıza makamının meyvelerindendir; yemesini bilene aşk olsun!
Onun var ama benim de olsun!
Bu istek, kişinin kendi hakkında da varlığı temennî etmesinden neşet eder; imrenme duygusunun eseridir ve gayet masumânedir. Çünkü yokluğa değil, varlığa çağrıdır. Binaenaleyh başkasında ve başkası için var olanın, kendisi için de var olmasını taleb etmek hem meşrû, hem makbuldür; heves etmek ise meşrûdur ve fakat makbul değildir. Temennî sahibinin daha önce kendisi için liyakat da temennî etmesi gerekir. Aksi takdirde imrenme kişinin kendisine zarar verir; başkasına ise zararı yoktur.
Varlık Hz. İnsan için vardır, tek tek insanlar ise varlıktan değişik derecelerde pay alırlar. O halde her insan teki, hakikati gereği her hakkı taleb etmekte haklıdır; hüviyeti içinse önce liyakat kesb etmeli, sonra liyakatının karşılığını taleb etmeli.
Ne var ki müsavatın hakikata nisbetle, adaletin ise hüviyete nisbetle tahakkuk etmiş olduğundan gaflet edenlerin miktarı, kuklaların miktarıncadır.
Onun yok ama yine de benim olsun!
Bu, bâtınan hayırlı bir temennînin ifadesi değildir, azimli ve gayretli olmanın eseriyse hiç değildir. Dünya ehli arasında sıkça rastlanan hırs, ihtiras ve tama(h)ın maskesidir. Cimrîliğin yeğenidir. Siyasetçilerin ve tüccarların gıdasıdır. Güya ulaşılamaza ulaşmak sanılan sanatımsının zehridir. Yeni ergenlerde rastlanılan bir tür uykudayken uyanıklık alâmetidir. Lâkin hep düşlenilen başka, ulaşılan çok daha başkadır.
Onun yok, o halde benim de olmasın!
Bu sonuncu temennîyi açıklamasız bırakıyoruz ama açıkta bırakmıyoruz. Sadece varlık çeşmesinden gelene kanaat edenlerin, halk arasında yok iken, Varlık’ın nûruna da, nârına da rıza verenler arasında var olduklarını hatırlatıyoruz.
Hayat bu, görünüşte bir varmış, bir yokmuş, hem varmış, hem yokmuş ve fakat hakikatte ne varmış, ne yokmuş.
O halde gölgenin gölgesi olmamıza izin ver ey YÂR!

Dücane Cündioğlu

Reklamlar

Posted in Gerçekler, İlginç, İslami Yazılar | Etiketler: , , , | Leave a Comment »

Darbecilerin sonu: Üç cunta liderine 20’şer yıl hapis

Posted by Emi[R]ates™ Eylül 22, 2012

 

Balyoz darbe girişiminin 3 lideri Çetin Doğan, Özden Örnek ve İbrahim Fırtına ağırlaştırılmış müebbet hapisle cezalandırıldı. Darbelere karşı mücadele eden halk kazandı. Bundan sonra darbe planı yapmaya kalkanlar iki kere düşünecek.

 

21 ay süren Balyoz davası sonuçlandı.

Eski Hava Kuvvetleri Komutanı emekli Orgeneral Halil İbrahim Fırtına, eski Deniz Kuvvetleri Komutanı emekli Oramiral Özden Örnek ve eski 1. Ordu Komutanlarından emekli Orgeneral Çetin Doğan ve Ergin Saygun’a verilen ağırlaştırılmış müebbet hapis cezası, “eksik darbe girişiminde bulunma” gerekçesiyle 20 yıl hapse düşürüldü.

MHP Milletvekili Engin Alan, Ergin Saygun, Bilgin Balanlı ise 18 yıl hapis cezasına çarptırıldı. Albay Dursun Çiçek’e ise 16 yıl hapis verildi.

34 kişi beraat etti. Bunların biri albay, 33’ü ise astsubay. Duruşma salonundaki tutuksuz yargılanan sanıklar ise tutuklandı.

En önemli Ergenekon davası nasıl başladı?

2003’teki darbe planları, Ayışığı, Sarıkız, Yakamoz ve Eldiven kod adlı darbe girişimlerini basına zaten yansımıştı.

20 Ocak 2010’da Taraf gazetesi “Fatih Camii bombalanacaktı” manşeti ve “”Darbenin adı Balyoz” başlığıyla 2003 Mart’ında 1. Ordu Komutanlığı’nda hazırlanan ve devreye sokulan darbe planını duyurdu.

21 Ocak 2010 günü aralarında DSİP Genel Başkanı Doğan Tarkan’ın da bulunduğu 14 darbe karşıtı İstanbul Cumhuriyet Başsavcılığı’na suç duyurusunda bulundu. Aynı gün Taraf muhabiri Mehmet Baransu iki bavul dolusu belgeyi savcılığa teslim etti.

23 Ocak’ta ise dondurucu soğuğa ve tipiye rağmen Darbelere Karşı 70 Milyon Adım Koalisyonu’nun yaptığı protesto çağrısına katılan 7-8 bin kadar insan, Balyoz darbecilerinin yargılanması için Beyoğlu Tünel’den Taksim’e yürüdü.

TSK’nın komuta kademesini oluşturan orgenerallerin yüzde 10’dan fazlasının tutuklu sanık olarak yargılandığı dava böyle başladı.

Cuntanın lideri Çetin Doğan, 22 Şubat 2010’da gözaltına alındı ve 26 Şubat’ta tutuklandı.

28 Şubat darbesini hazırlayan Genelkurmay’a bağlı Batı Çalışma Grubu’nunda başkanı olan Çetin Doğan 2011 seçimlerinde Ergenekon davası sanığı Perinçek’in partisi İP’in kurduğu Cumhuriyet Güçbirliği tarafından İstanbul 2. bölge bağımsız milletvekili adayı gösterildi ve seçilemeyerek dokunulmazlık zırhına ulaşamadı.

Doğan ve 49 cunta üyesinin gözaltına alınmasıyla başlayan operasyonlar ise sürdü. Sonuç 250 darbeci subayın tutuklanması ve Balyoz darbe girişimine katılmış 365 kişinin yargılanması oldu. Yargılananların çoğu muvazzaf, yani hâlen görevde olan komutanlardı.

Balyoz planının esin kaynağı: 12 Eylül darbesi

28 Şubat darbesinin hedefi olan siyasetçilerin bir bölümünün kurduğu AKP’nin 3 Kasım 2002’de hükümet oldu ve 2002’nin son günlerinde cunta yeni darbe için harekete geçmişti. Aralık aynın son günlerinden 2003 Mart’ına kadar yapılan hazırlıkların ardından “Balyoz Güvenlik Harekât Planı” adı konulan darbe girişimi hazırlandı. 5 bin sayfayı bulan ve cuntanın bizzat kendi kaydettiği bir çok cdlerde, 29’u general toplam 161 subayın katıldığı seminerlerde kimlerin nasıl gözaltına alınacağından hükümete kimlerin getirileceğine kadar darbenin en ince ayrıntısına kadar planlandığı görülmüştü. 28 Şubat darbesinin “1000 yıl sürecek” iddiasını yaşatmak için harekete geçtiler.

Balyoz darbe planı esin kaynağı olarak 12 Eylül darbesi için koşulları oluşturmak için devreye sokulan “başarılı” “Bayrak Güvenlik Harekat Planı”nı model almıştı. 12 Eylül darbesinin hazırlanmasının belgeleri, Balyoz darbe planının belgelerinin arasından çıkmıştı. Balyoz seminerinde konuşan bir kurmay subay “yaklaşımlarını” şöyle anlatıyordu:

“12 Eylül darbesiyle ülke süt liman hâle geldi. Şimdi böyle bir tehdidin ortadan kaldırılması için fazla uğraşa gerek yok. Yani kuvvetleri sağa sola göndermenin… Bana göre yapılacak en kolay hareket tarzı, 12 Eylül gibi bir harekâtın baştan itibaren organize edilmek suretiyle, bir anda söndürülmesine imkan sağlar diye düşünüyorum. Tabii, bunu burada söylemek istemedik ama sonunda bunu vurgulamaya çalışıyoruz.”

Ne yapacaklardı?

1.Ordu Komutanı Çetin Doğan’ın liderliğinde 256 subay tarafından Selimiye Kışlası’nda hazırlanan Balyoz planı hazırlayanların deyimiyle “12 Eylül tipi” bir darbeyi öngörüyor ve bu darbeye zemin hazırlamak için Çarşaf, Sakal, Suga ve Oraj adı verilen eylem planlarını devreye sokmayı planlıyordu. Bu planlara göre AKP hükümetine karşı ordunun iktidara el koyması için şunlar yapılacaktı:

Hedefler: “Türkiye genelinde sıkıyönetim ilan edilmesi” ve “darbe için elverişli koşulların oluşturulması.” Harp Akademileri Komutanı Hava Orgeneral İbrahim Fırtına’nın imzasını taşıyan Oraj Hava Harekât Planı, Vazife bölümünde şöyle yazıyordu:

“Hava Kuvvetleri Komutanlığı olarak Türkiye genelinde sıkıyönetim ilan edilmesini sağlamak ve Sıkıyönetim Komutanlıklarının faaliyetlerinin başarıya ulaşmasını sağlamak maksadıyla; Yunanistan’la gerginliği artıracak ve irtica yanlılarını tahrik ederek TSK aleyhine faaliyetlere başlamalarını sağlayacak, envanterindeki mevcut silah sistemlerini kullanarak psikolojik etki yaratarak hükümet ve TBMM üzerinde baskı kuracak, personel görevlendirmesi yaparak Sıkıyönetim Komutanlıklarına destek verecektir.”

Yunanistan’la savaş provokasyonu, kendi jetini düşürmek: Bu doğrultuda “Türk Hava Kuvvetleri’nin Ege Denizi’ndeki uçuşlarının sayısının arttırılması” ve “Türk savaş uçaklarının Yunanistan tarafından engellendiğinin ve taciz edildiğinin gündeme getirilmesi” (her ikisi de gerçekleşti). Vahim planda şöyle deniliyordu:

“Emirle Ege uçuşları sırasında Yunan Hava Kuvvetlerine ait uçaklar taciz edilerek tahrik edilecek bir çatışma ortamı oluşturulacaktır. Mümkünse bir uçağımızın Yunan Hava Kuvvetleri tarafından düşürülmesi sağlanacak, bu gerçekleşmediği takdirde yeniden teşkilatlandırılan ÖZEL FİLO personelinden bir pilotun uygun zaman ve yerde kolundaki uçağa atış yapmak sureti ile kendi uçağımızın düşürülmesi sağlanacaktır. Uçağın, Yunan Hava Kuvvetleri tarafından düşürüldüğü yönünde medyada haberler yaptırılarak, AKP Hükümetinin bu konudaki acizliği ortaya konulacaktır.”

“Cübbeli” ve “Sarıklı” gruplar oluşturulması, İstanbul Kadıköy’de ve Fatih Çarşamba’da yeşil bayraklarla gösteri yaptırılması, ardından molotoflarla askeri hava müzesine saldırtılmaları.

Tüm hava üslerine şeriatçı gruplar tarafından saldırılar düzenlenmesi: “hava birlikleri etrafındaki bölgelerde sokaklarda, caddelerde ve çevre yolu ve karayollarında güvenlik bölgeleri oluşturularak denetim sağlanacak, arama yapılacak, şüpheli olduğu gerekçesi ile bazı şahıslar belli süreler alıkonulacaktır. Şiddet gösterenlere şiddetle cevap verilecek gerekli durumlarda silah kullanmaktan çekinilmeyecektir.”

Sivil itaatsizliğe karşı savaş uçakları: “Sıkıyönetim ilan edildikten sonra Ege ve Trakya’da faaliyetler tedricen azaltılacak ve gerilim ihtiyaç nispetinde düşürülecektir. Özellikle İstanbul’daki sivil itaatsizliğe karşı Bandırma, Çorlu Meydanlarında 4’er uçak 24 saat hazırlık durumunda gösteri uçuşu ve gerçek atış yapabilecek şekilde yerde karışık yükle hazır bekletilecek, bu maksatla 162 nci Filo Komutanlığı’nın yarısı Çorlu Meydanı’na intikal ettirilecektir.”

Camiler bombalanacak: Çarşaf eylem planına göre Fatih ve Beyazıt’ta Cuma namazı çıkışında bombalar patlatılacaktı. Halkın içine sızmış provokatörler cemaati tahrik edecek, bunların kızgın Fatihli esnafla birleşip yürüyüşe geçmeleri sağlanacak.

– Güneydoğu’da yani Kürdistan’da direnenlere “İsrail tipi” müdahale edilecek, İstanbul ve büyük şehirlerde rejim muhalifleri ve göstericiler gözaltına alınıp statlarda toplanacak.

36 gazeteci tutuklanacak, 137 gazetecidense “faydalanılacak”: Derhal tutuklanması planlanan gazeteciler: Abdullah Aymaz, Abdullah Yıldız, Abdurrahman Dilipak, Ahmet Altan, Ahmet Taşgetiren, Akif Emre, Ali Bayramoğlu, Ali İhsan Karahasanoğlu, Cengiz Çandar, Ekrem Dumanlı, Emre Aköz, Etyen Mahçupyan, Fehmi Koru, Gülay Göktürk, Haluk Örgün, Hasan Celal Güzel, Hasan Karakaya, Hidayet Karaca, Hrant Dink, Hüseyin Gülerce, Kazım Güleçyüz, Mehmet Altan, Mehmet Ocaktan, Murat Belge, Mustafa Erdoğan, Mustafa Kaplan, Mustafa Karaalioğlu, Nazlı Ilıcak, Nuh Gönültaş, Perihan Mağden, Sadık Albayrak, Serdar Arseven, Sibel Eraslan
Umur Talu, Yavuz Bahadıroğlu.

Balyoz hükümeti

Balyoz belgeleri arasından darbe sonrası kurulacak hükümetin listesi de çıkmıştı:

Rıfat Hisarcıklıoğlu (Başbakan)
Hikmet Çetin (Devlet Bakanı ve Başbakan Yardımcısı)
Yıldırım Aktuna (Devlet Bakanı ve Başbakan Yardımcısı)
Necmettin Karaduman (Devlet Bakanı ve Başbakan Yardımcısı)
Süheyl Batum (Devlet Bakanı)
Mehmet Moğultay (Devlet Bakanı)
Mehmet Nuri Yılmaz (Devlet Bakanı)
Türkan Saylan (Devlet Bakanı)
Mehmet Seyfi Oktay (Adalet Bakanı)
Kemal Yavuz (Milli Savunma Bakanı)
İsmet Sezgin (İçişleri Bakanı)
İsmail Cem (Dışişleri Bakanı)
Zekeriya Temizel (Maliye Bakanı)
Kemal Gürüz (Milli Eğitim Bakanı)
Ömer İzi (Bayırdırlık ve İskan Bakanı)
Kemal Alemdaroğlu (Sağlık Bakanı
Işın Çelebi (Ulaştırma Bakanı)
Köksal Toptan (Tarım ve Köy İşleri Bakanı)
Bayram Meral (Çalışma ve Sosyal Güvenlik Bakanı)
Hüsamettin Özkan (Sanayi ve Ticaret Bakanı)
Rüştü Kazım Yücelen (Enerji ve Tabi Kaynaklar Bakanı
İstemihan Talay (Kültür Bakanı)
Eyüp Aşık (Turizm Bakanı)
Hikmet Uluğbay (Orman Bakanı)
Nur Serter (Çevre Bakanı)

“Harp oyununu” dediler ama…

Darbenin lideri ulusalcı Çetin Doğan ve adamları, Balyoz’un bir “harp oyunu” yani hayali bir kriz senaryosu yaparak, bu krize nasıl yanıt verileceğinin görülmesine dair standart bir TSK semineri olduğunu iddia ettiler.

Şimdi Ergenekon yöneticiliğinden tutuklu olan dönemin Genelkurmay Başkanı İlker Başbuğ’un desteklediği darbeci subayların aileleri ve taraftarları Balyoz belgelerinin tahrif edildiğini öne sürerek bu davanın bir komplo olduğunu iddia etti. Ancak mahkemede verilen ifadeler ve kriminal araştırmalar bu iddiaların tümüyle geçersiz olduğunu ispatladı.

Donanma Komutanlığı’ndan çıkan orijinal belgeler

8 Aralık 2010 günü Gölcük Donanma Komutanlığı’na yapılan baskında İstihbarat Şube Müdürlüğü’ndeki bir odanın zeminine gömülü poşetler dolusu gizli belgeler bulundu. Belgeler arasından Balyoz darbe planının orijinali de çıktı. Cuntanın belgelerinin dönemin Donanma Kurmay Başkanı tarafından bilindiği, belgeleri İstihbarata Karşı Koyma (İKK) Kısım Amiri Kemalettin Yakar’ın zemin altına koyduğu , bakyoz davası sanığı binbaşının ,ifadesiyle belirlendi. Bu gelişme Balyoz belgelerinin sahte olduğu ve tahrif edildiğini edildiğini savunan cunta üyeleri ile taraftarlarının temel tezinin çökmesine neden oldu.

Önce ‘hızlı yargılama’ istediler, sonra davayı sabote ettiler

Balyoz darbecilerinin savunmasını İstanbul Barosu yönetimi üstlendi. Darbecilerin avukatları yargılamanın hızlı olmasını ve müvekillerinin tutukluluk durumunun sona ermesini istedi. Ancak işler tersine dönünce bu kez duruşmalarda olay çıkartıp boykot ederek yargılamayı yavaşlatmayı denediler. Başta Çetin Doğan olmak üzere birçok darbeci general mahkeme heyetini ve savcıyı defalarca tehdit etti.

CHP ve MHP’den darbecilere destek

CHP ve MHP milletvekilleri Balyoz duruşmalarına katılarak, Silivri’de mahkeme önünde basın açıklamaları yaparak kanlı darbe plancısı generallere aktif destek verdi. Kürtlere karşı kirli savaşın komutanı Korgeneral Engin Alan 2011 seçimlerinde faşist partiden milletvekili seçilmiş, MHP ve CHP Engin Alan’ın serbest bırakılması için aralıksız kampanya yapmıştı.

“Yetmez ama Evet” diyenlerin kapısını açtığı kazanım

Balyoz davası, belgeler yayınlandıktan kısa bir süre sonra sivil mahkemede başladı.

12 Eylül 2010’da yapılan anayasa değişikliği referandumunda oylanan paketin maddelerinden biri de komutanların sivil mahkemelerde yargılanmasıydı.

Yüzde 58 buna evet dedi . Bu darbeye karşı mücadele bir eşikti ve halk tüm karşı girişimleri bertaraf ederek bu eşiği aştı.

Balyoz cuntacılarının cezalandırılması yüzde 58’in, Yetmez ama Evet diyenlerin kazanımıdır.

Paşa paşa yargılandılar

2003’te hükümetin bildiği halde dokunamadığı komutanlar 2010’da yargılandılar.

 

marksist.org

Posted in Duyurular, Gerçekler, Türkiye Gündemi | Etiketler: , , , , , , , , , , | Leave a Comment »

Salih Mirzabeyoğlu ve Telegram işkencesi

Posted by Emi[R]ates™ Eylül 20, 2012

 

10 yıl önce ‘terörist’ kimliğimle girdiğim Bolu F Tipi Cezaevi’ne, 10 yıl sonra gazeteci kimliğimle girerken, fikirleriyle hayatıma şahsiyet kazandıran Mütefekkir Salih Mirzabeyoğlu’nu görecek olmanın tarifsiz duygusu içindeydim.

 

Adalet Bakanlığı’na yaptığım müracaat neticesinde verilen olumlu cevapla Pazartesi günü (17.09.2012) erken saatte Bolu’ya doğru yola çıktım. Bolu’ya indiğimde, görüşmeye beraber gireceğim avukat Ali Rıza Yaman henüz gelmemişti. Ben de bundan istifade, 4 yıl hapis yattığım şehri gezeyim dedim ama… Salih Mirzabeyoğlu’nu ziyaret edeceğimden sadece cezaevi yönetimi değil ‘başkaları’ da haberdar olmuş ve şehri gezerken peşimde dolanıp durdular. Peşimdekilerle birlikte avukat Yaman’la buluşup hapishanenin yolunu tuttuk.

 

Hapishane girişindeki kayıt, arama faslını geçtikten sonra nihayet görüşme odasındaydık. Heyecanla ayakta beklerken kapı açıldı ve yıllarca görmeyi arzuladığım Mütefekkir karşımdaydı. O’na sarılırken her anlamda ayaklarım yerden kesildi! “Hoşgeldin Milat” diye beni karşıladı.

 

Görüşmemizin ağırlığı Telegram işkencesi üzerineydi. Bilindiği üzere Telegram, zihin kontrolü işkencesinin bir çeşidi. İsim babası da, kendisine yapılan işkenceyi çözen ve bu işkenceyi isimlendiren Salih Mirzabeyoğlu. 24 saat boyunca beyninize hükmetmeye çalışılıyor, ne düşünürseniz karşılığı veriliyor ve bununla birlikte elektromanyetik silâhlarla vücudunuzda acılar meydana getiriliyor. İşte Salih Mirzabeyoğlu 12 yıldır böyle bir işkencenin altında Fikr’inin savaşını veriyor.

 

Telegramcılar benim hakkımda da Mütefekkir’e menfi propaganda yapmışlar. Hatta görüşme sırasında da devreye girdiler. Mütefekkir Mirzabeyoğlu, “Sohbetimizin tadını kaçırmaya çalışıyorlar” dedi ve sağ böbrek tarafını gösterip, “Şu an buraya ağrı veriyorlar” dedi.

 

Tam babamın selâmı söylemeye hazırlanırken, “Kapının önünde babandan bahsettiniz mi” diye sordu. Avukat Yaman’a şaşkın bir şekilde baktım. Çünkü kapı önünde avukat Yaman, “Babanızın da selâmını söylemeyi unutmayın” demişti. Telegramcılar bu konuşmayı kendisine aktarmışlar. Yani bu hâdiseyle de Telegram işkencesinin canlı şahidi oldum!

 

Sohbet sırasında, “Bu yapılanlarla beni itibarsızlaştırmaya çalışıyorlar. Ama şu unutulmasın ki, insanlar mahkemelerde deli olduklarını ispat etmek için uğraşırlarken ben akıllı olduğumu ispat etmeye çalışıyorum” dedi.

 

Dünyadaki gelişmelerle ilgili olarak da, “Fikre bakılmalı. Bizim zamanımızda hassasiyet vardı. Hassasiyetle birlikte heyecan. Meselâ 25 asker kazaya kurban gider (Afyon hâdisesinden bahsediyor. YK) bakarsınız televizyonlara çıkılır, konuşulur. Konuşmaktan ibarettir. Fikir yok, heyecan yok. Sanki hâdiseler bunlar konuşsun diye oluyor. Genel olarak bütün meselelere bu kapsamda bakılabilinir. Fikir işlenmedikçe konuşulmaktan ibaret kalıp sonuç alınamaz.” diyerek ümmetin ihtiyacı olduğu Fikr’e dikkat çekti.

 

Görüşmeyle ilgili olarak izlenimlerimi aktarmaya devam edeceğim inşaAllah. Mütefekkir Salih Mirzabeyoğlu’la görüşmeye izin veren Adalet Bakanlığı’na teşekkür ederken şunu da belirtmeden geçemeyeceğim: Bolu F Tipi Cezaevi’nde Telegram işkencesi devam ediyor. Bu işkenceyi yapanları tespit etmek ve cezalandırmak Salih Mirzabeyoğlu’nun iyiliğinden önce sizin iyiliğiniz içindir. Çünkü bu işkenceyle Salih Mirzabeyoğlu’nu esir alamayanlar yarın sizleri esir almak isteyebilir. Ve sizler Salih Mirzabeyoğlu gibi direnç gösteremeyebilirsiniz!

 

Yakup Köse
Milat Gazetesi

Posted in CKD Haberler, Gerçekler, Türkiye Gündemi | Etiketler: , , | 1 Comment »

Suriye meselesine tam olarak nasıl bakmalıyız?

Posted by Emi[R]ates™ Eylül 11, 2012

 

Tam olarak şöyle bakmalıyız:

1) Hafız Esed liderliğindeki Baas Partisi diktatörlüğü bir zulüm makinesiydi. 1982’de İhvan-ı Müslimin ayaklanmasını bahane ederek Hama şehri ve çevresini kıyasıya bombalayarak onbinlerce masum insanı katletti. Ardından müthiş bir tutuklama, işkence ve idam furyasıyla milletin iflahını kesti.

2) 2000 yılında ölen Hafız Esed’in yerine geçen oğlu Beşşar, köklü reformlar vaat etti. Muhaberat denilen gizli servisleri halkın ensesinden çekeceğine, ifade hürriyetinin önündeki engelleri kaldıracağına ve çok partili demokratik sisteme geçişi sağlayacağına söz verdi, fakat sözünde durmadı.

3) Yıllar geçtiği halde hürriyet ve adalet yolunda dişe dokunur bir tek reform bile yapmayan Esed, buna gerekçe olarak Suriye’nin emperyalist fitne tehdidi altında oluşunu gösterdi. Halbuki aynı dönemde Türkiye’deki AK Parti hükümeti de büyük meydan okumalarla (PKK terörü, Kemalist yargı diktatörlüğü, darbe teşebbüsleri) karşı karşıya olduğu halde köklü reformlar yapabildi.

4) “Esed gerçekten reformcu, fakat rejim içindeki reform karşıtlarından çekiniyor. Köklü reformlar için en uygun konjonktürü gözlüyor.” diye bir dedikodu vardı. Suriye halkı bu dedikoduya inandı ve umutla bekledi. Bu arada zindan duvarları işkence gören siyasi tutukluların çığlıklarıyla inlemeye devam etti.

5) Suriye devletini hürriyet ve adalet yolunda ıslah etmekten geri duran Esed, Suriye-Türkiye ilişkilerini iyileştirmek konusunda ise fevkalade atak davrandı. Bu, takdire şayan. İsrail’e karşı Hizbullah ve Hamas’a verdiği destek de elbette takdire şayan ama bunların hiçbiri Suriye halkına vaat ettiği reformları gerçekleştirmekten geri durmasına mazeret teşkil etmez ve liderliği altında
devam eden mezalimi affettirmez.

6) Ayaklanma ve yıkım kaçınılmaz değildi. Esed, biraz basiret ve ferasetle bunun önüne geçebilirdi. Ne var ki, Tunus’ta devrim kutlamalarının yapıldığı ve Mısır’da da devrim rüzgârlarının estiği günlerde bir Amerikan gazetesine “Mısır ve Tunus’ta olanlar bizde olmaz” diye beyanat vererek, basiret ve ferasetten zerre kadar nasiplenmediğini ortaya koydu.

7) Düpedüz kaşınıyordu Esed. Öyle ki, ‘Bu ülkede reform öyle bir nesil içinde yapılabilecek bir şey değil’ bile diyebiliyordu pervasızca.

8) 2011 yılının Mart ayında Der’a şehrinde bir grup çocuk evlerin duvarlarına “Doktor (Beşşar), sıra sana geliyor!” diye yazdı. Bu çocukların Muhaberat tarafından tutuklanması ve “Onlar daha çocuk, bırakın evlerine dönsünler” diye yalvaran ailelerine ve toplum önderlerine hakaret edilmesi üzerine protesto gösterileri başladı. Halka gelişigüzel ateş açan sözde güvenlik güçlerinin işlediği cinayetler protestoları ayaklanmaya çevirince, rejim, günü kurtarmak için çocukları serbest bıraktı. Fakat günü kurtaramadı. Çocukların vücutlarındaki korkunç işkence izlerini gösteren videoların internette yayınlanmasıyla beraber ayaklanma yeni bir ivme kazandı ve şehirdeki Baas Partisi binası yakıldı. Çok net bir mesaj veriyordu Der’a: “10 yıldır reform diyorsun, hiçbir şey yapmıyorsun ey Beşşar! Sabrımız tükendi. Bu aşağılık düzene daha fazla tahammül etmeyeceğiz!” Nitekim o günlerde Der’a’lı bir genç, bir Arap televizyonunda şöyle dedi: “Dört gündür sokaklarda, meydanlarda içimizden geldiği gibi haykırıyoruz. Hayatımda ilk defa korku duvarını aştım ve özgürlüğü iliklerime kadar hissettim. Bu hissi o kadar sevdim ki, artık ondan vazgeçemem. Ölüm pahasına da olsa özgür kalacağım!”

9) Şehir merkezindeki camiyi ve  çevresini Kahire’nin Tahrir Meydanı’na çeviren Der’a ahalisi orada gece gündüz hürriyet
ve adalet sloganları atıyor, bunları elde edinceye kadar evlerine dönmeyeceğini ilan ediyordu. Başka şehirlerde de camilerden çıkan kalabalıklar “Canımız-kanımız sana feda olsun ey Der’a! Yaşasın hürriyet! Lailaheillallah, Allahuekber!” diye haykırarak onlara destek veriyordu.

10) Ok yaydan çıkmıştı, fakat  okun hedefinde henüz  Esed yoktu. Öfkeli  kalabalıklar henüz “Halk  düzenin yıkılmasını istiyor” demiyorlardı; “Halk düzenin ıslahını istiyor”  diyorlardı.

11)Ortalık yanıp kavrulurken, Esed’in hiç sesi  çıkmıyordu. Bu sessizlik  iki hafta boyunca devam  etti. Nihayet, Esed’in meclis kürsüsünde halka hitap edeceği ve konuşmasının devlet televizyonunda canlı olarak yayınlanacağı duyuruldu. Bütün Suriyeliler  ve onlarla beraber biz Suriye  dostları son bir umutla o konuşmaya kilitlendik.

12)Suriye’nin hürriyet ve  adalete kavuşması dileğiyle gözlerinin içine  bakan ve artık bundan  aşağısına razı olmayacağını net bir şekilde  ortaya koymuş olan kitlelere diye  diye şöyle dedi Esed: ‘Tamam, bazı  hatalar yapıldı ve insanlarımız haklı  olarak öfkelendiler, ama bu isyanın arkasında İsrail var. Başka bazı bölge devletleri de var… Reform meselesine  gelince: Başkan reform yapmak istiyor, fakat çevresi ona engel oluyor diye bir  dedikodu var. Aslında tam tersi. Çevremdekiler  bana daima reform yapmamı telkin ediyorlar, fakat ben onlara  uymuyorum. Reform elbette gerekli  bir şey, fakat bugünden yarına reform  yapılmaz. Reformlar için takvim de veremem.’  İşte filmin tamamen koptuğu  an!.. Acil reforma yanaşmadığı gibi  reform takvimivermeyebile tenezzül  etmeyen küstah bir diktatör! Ve karşısında,  köklü reformlar için daha fazla bekleme takatini çoktan kaybetmiş, isyanın tadını almış, isyan içinde hürriyet  hissinin tadını almış, ölüm pahasına  da olsa hürriyet ve adaleti haykırmanın tadını almış kocaman bir halk! Devrim için düğmeye basılmayacaktı da ne olacaktı?

13)Devrim için düğmeye basanlar Amerikalılar  yahut İsrailliler değil, Suriye’nin öz evlatlarıdır. Devrim hareketinin merkezleri
CIA ve MOSSAD karargâhları değil, Suriye’nin camileridir. Suriyeliler, ülkenin dört bir yanında Cuma namazlarından sonra “Halk düzenin yıkılmasını istiyor” sloganları eşliğinde Esed’in posterlerini yırtmaya başladılar. Rejim buna katliam üstüne katliamla cevap verdi. Der’a, öncekini fena halde gölgede bırakan bir vahşete maruz kaldı. Humus’ta, İdlib mıntıkasında, Hama’da kan gövdeyi götürdü. Muhalif gösterilerin yapıldığı şehirler, kasabalar artık tankların hücumuna uğruyordu.

14)Rejim, muhalif gösterilerde birtakım teröristlerin ve yabancı ajanların halka ve güvenlik güçlerine ateş açarak ortalığı karıştırdığını, devletin barışçı göstericilere karşı değil o ajanlara ve teröristlere karşı savaştığını ileri sürüyordu. Fakat her ne hikmetse rejimin düzenlediği mitinglerde o ajanlara ve teröristlere hiç rastlanmıyordu!

15)Rejim bir yandan terörle mücadele edebiyatı yaparken, öbür yandan da çocukları bile alenen vahşice katlederek muhaliflere gözdağı vermeye çalışıyordu. Mesela, Der’a’da, katıldığı muhalif bir gösteride gözaltına alınan Hamza El-Hatip isimli 13 yaşında bir çocuk, Muhaberat nezaretinde akıl almaz işkencelerden geçirilerek öldürüldü ve tenasül uzvu
kesilmiş olarak ailesine teslim edildi.

16)Katliama dayanamayıp sivil halka ateş açmayı reddeden askerler kurşuna dizilmeye başlayınca, binlerce asker, aileleri vasıtasıyla ulemaya başvurarak, “Öldürülmemek için öldürmemiz caiz midir?” diye sordular ve rejimin sadık âlimi olan Ramazan El-Buti de dahil olmak üzere bütün ulema “Öleceğinizi bilseniz dahî masum insanları vuramazsınız, böyle bir emri
yerine getiremezsiniz” diye fetva verdi.

17)Vicdanlı askerler ordudan firar edip, halkı korumak maksadıyla silahlı gruplar oluşturdular. Hür Suriye Ordusu işte böyle doğdu. Savaşçılarının tamamına yakını Sünni Müslüman olmakla beraber, Hür Ordu mezhepçi bir yapı değil.

18) Devrimci Suriyelilerden terörist ve Amerikan/İsrail ajanı diye söz eden İran yönetimi ve Lübnan Hizbullahı, güya “direniş hattı”nı korumak için Esed rejimine her türlü desteği veriyor. Halbuki bugün devrim için yürüyen Suriyelilerle 2006’da
Lübnan Hizbullahı’nın İsrail’e karşı zaferini kutlayan Suriyeliler aynı Suriyeliler. “33 Gün Savaşı” sırasında hiçbir komplekse kapılmadan Nasrallah’ı baş tacı ettiler. Kimse “Bu Şii’dir, bizden değildir” demedi. Sünni çarşılarda Nasrallah posterleri yok sattı. Şimdi ise o posterler –ve elbette Hamaney posterleri- Esed’inkilerle beraber yırtılıp
atılıyor.

19)İran yönetimi ve Lübnan Hizbullahı Suriye Devrimi’ne cephe almasaydı, kanlı Esed diktatörlüğünü pervasızca savunmasaydı, hele bir de devrime yarım yamalak da olsa bir selam yollasaydı, bugün Suriye sokaklarında İran ve Lübnan Hizbullahı aleyhinde bir rüzgâr esmeyeceği gibi, “Suriye krizinin bir mezhepler savaşına dönüşerek bütün bölgeyi ateşe vermesi” gibi bir ihtimal üzerinde de durulmayacaktı. Bugün böyle bir ihtimal sözkonusu ise, bunun sorumlusu doğrudan doğruya İran yönetimidir. (Yeri gelmişken: Beşşar Esed’i destekleyen / Suriye Devrimi’ni desteklemeyen Şia ehlinin Şialığı ve Alevi’nin Aleviliği yalan. Hüseynî duruş sahibi İslamcının Hüseynî duruşu ve İslamcılığı da yalan. Şia, taraftar demektir; Hazret-i Ali -radyallahuanh- taraftarı. Alevi de o demektir. Haksız ve hakikatsiz gücün karşısında, o güç ezici de olsa, hak ve hakikati üstün tutmak demektir. Hüseyin’le aynı yolda olmak da diktatörlüğe karşı isyan bayrağını çekmek demektir. Şia olan, Alevî olan, Hüseynî olan, Suriyeli devrimcilerdir; yukarıda mezkûr kimseler değil. Onlar ki, bir yandan “Yâ Hüseyin Mazlum” derler, “Kerbelâ, Kerbelâ” derler, sabahtan akşama kadar Yezid’e lanet okurlar, fakat öbür yandan Hama ve Humus’taki Kerbelâ’ları görmezden gelip, masum kanı akıtmakta Yezid’i bile geride bırakan zalim Esed’e açıkça arka çıkarlar. Hüseynî devrim hareketinin varisleri olan Suriyeli devrimcilerin ve onların ailelerinin katledilmelerini dert edinmezler. Esir aldığı 12 İranlıyı İHH İnsani Yardım Vakfı’nın ricası üzerine serbest bırakan ve serbest bırakırken İran’a “Mevcut Suriye siyasetinizi değiştirip mazlumların safına geçin” diye çağrıda bulunan devrimci askerî birliğin adı “İmam Hüseyin Seriyyesi”. İroniye bakar mısınız?)

20)Devrimciler diyorlar ki: “Biz devrimden vazgeçip Esed’i ululayarak yaşamaktansa Lailaheillallah diyerek ölmeyi tercih
ederiz. Zaten silah bırakmayı kabul etsek de bizden ve ailelerimizden er veya geç intikam alırlar.” Hal bu iken, Suriye
meselesine barışçı bir çözüm bulunması gerektiğini ve onun için de Hür Ordu’ya silah yardımında bulunmanın çok fena olacağını, zira böyle bir yardımın savaşı kızıştırarak daha fazla insanın ölümüne yol açacağını söyleyip duranlar var. Devrimciler kalaşnikof tüfeklerle de olsa tankların karşısına çıkmakta ısrar edeceklerine göre ve rejim de ‘bir avuç terörist’i etkisiz hale
getirmek bahanesiyle şehirleri bombalamayı ve sivilleri kitleler halinde öldürmeyi ısrarla sürdüreceğine göre, burada
“barışçı çözüm” denilen şey, İran ve Rusya destekli rejimin ezici silah gücüyle baş edemeyecek olan devrimcilerin ve onların ailelerinin, komşularının, şehirlerinin ortadan kaldırılması anlamına geliyor. Böyle bir yaklaşımı tasvip etmek mümkün değil. Mevcut felaketi sona erdirmek ve mutedil Hür Ordu’nun kontrolü dışında –rejime bağlı Nusayri faşistlerinin ve sağdan soldan gelen bazı Sünni faşistlerinin kışkırtmalarıyla- çıkabilecek olan mezhep savaşları gibi daha büyük felaketlerin önüne geçmek için tek yol Hür Ordu’nun vurucu gücünü alabildiğine arttırarak Esed’e bağlı güçleri bir an evvel darmadağın etmesini sağlamaktır. “Bu resmen savaş kışkırtıcılığı!” diyenler resmen katliam kışkırtıcılığı yapıyorlar!

21)Silahlı devrim mücadelesinin başladığı günlerden beri, 8-10 aydır, ABD ve bazı Arap körfez devletlerinin Hür Ordu’yu en gelişmiş silahlarla donattığına dair iddialar duyarız. Halbuki bu süreçte görüştüğümüz yüzlerce devrimci –istisnasız
hepsi- silah kıtlığından şikâyet ettiler. Suriye Devrimi’ni hararetle desteklediği ve hatta askeri bir harekâtla Esed  rejiminin tepesine bineceği ileri sürülen ABD ve diğer Batılı devletler, bizzat savaşmak şöyle dursun, savaşmakta olan Suriyeli devrimcilere silah vermeye bile yanaşmadılar. En azından hatırı sayılır bir silah yardımında bulunmadılar. Çünkü kulislerde “Bunların çoğu İslamcı. Onlara silah verirsek başımıza bela alırız” diyerek birbirlerini dolduruyorlardı.  Kulislerdeki bu konuşmalar CNN ve BBC ekranlarına da yansıdı.

22)Devrim savaşçılarının pes etmemeleri ve halkın da onlara acımasızca bombalanmak pahasına ısrarla sahip çıkması –bu arada “Onlar destek vermezse devrim filan olmaz” denilen Şamlıların ve Haleplilerin de bütün riskleri göze alarak devrim kervanına katılmaları- karşısında sadece Esed rejimi değil Batı da neye uğradığını şaşırdı. Zevahiri kurtarmak için “Suriye’nin Dostları” toplantılarına katılıp Esed yönetimine karşı ambargolar ilan eden Batı, aslında ‘temenni’ babında bile devriminyanında tam olarak yer almıyordu. Çünkü, hem devrimin kimliği konusunda tereddütleri vardı, hem Irak ve Libya
gibi petrol zengini olmayan Suriye’ye bir türlü konsantre olamıyordu, hem de devrimcilerin bu kadar dayanabileceğine ihtimal vermiyordu. 16 aydır devrimcilere somut bir destekte bulunmadı. Bizim hükümetimiz ise Suriyeli devrimcilere başından beri somut yardımlarda bulunuyor ve hatta birçok Hür Ordu komutanını başka binlerce Suriyeli mülteci gibi memleketimizde
ağırlıyor. Ne var ki, “Devrimcilere silah verirsek daha çok kan akar” yanılgısına düştüğü yahut düşürüldüğü  için Hür Ordu’nun bu yöndeki taleplerini şimdiye kadar karşılamadı. Şimdi karşılamaya başladığı iddia ediliyor. İnşaallah doğrudur.

23)Birbuçuk-iki aydır Hür Ordu’nun vurucu gücünün arttığını görüyoruz. Artık gün geçmiyor ki devrimciler rejimin bir asker ikonvoyunu darmadağın etmesinler, birkaç tane tank yakıp birkaç tanesini de ganimet almasınlar. Öre yandan, rejimin kalbi de artık Hür Suriye Ordusu’nun atış menzilinde. Eli kanlı savunma bakanı, içişleri bakanı, üst düzey askeri yetkililer ve muhaberat yöneticileri Liva-ul İslam (İslam Sancağı) gibi Hür Ordu birlikleri tarafından idam edilebiliyor. Şam’ın merkezinde HürOrdu rüzgârları esiyor, bayrak direklerine devrim bayrağı çekiliyor. Devrimin ayak sesleri kulakları sağır edecek kadar yükseldi. En ağır şartlarda bile direncini kaybetmeyen Hür Ordu zaten rejim ordusundaki vicdanlı askerler için bir cazibe merkezi olmuştu ve bunlardan binlercesi zaten firar edip Hür Ordu’ya katılmıştı; fakat şu son haftalardaki saf değiştirme furyası
bambaşka. Rejime indirdiği ağır darbelerle zafer ümidini yeşerten Hür Ordu’ya katılan rütbeli-rütbesiz askerlerin
hesabını tutmak artık imkânsız hale geldi. Bu yeni durumun oluşmasında, Türkiye’den gittiği söylenen manevra kabiliyeti ve tahrip gücü yüksek silahların tayin edici bir rol oynadığı ileri sürülüyor.

24)Türkiye, Hür Ordu’ya henüz silah yardımına başlamadıysa derhal başlamalı, başladıysa bu yardımı hem nicelik hem de nitelik bakımından büyütmeli ve sevkiyatın hızını mutlaka arttırmalı. Hedef, “Bir an evvel nihai darbe” olmalı. Esed ve arkasındaki güçlere yeni fitne-fesat planlarını olgunlaştırıp devreye sokma fırsatı tanınmamalı.

25)16 aydır tekrarlanan NATO Suriye’ye müdahale edecek, muhalif denilen zevat buna zemin hazırlıyor” geyiği artık ölmüştür. NATO Suriye’ye girmek için fırsat kollasaydı,üyesi olan Türkiye’ye ait bir jetin Esed rejimi tarafından düşürülmesini
altın fırsat bilip hemen “Bir NATO üyesine yapılan saldırı bütün NATO üyelerine yapılmış sayılır” gerekçesiyle Esed’in tepesine binerdi. Bu fırsatı kullanmadığına göre fırsat beklediği filan yok. Zaten NATO’nun kaptanı olan ABD yönetimi seçimlere hazırlanıyor ve bu süreçte Ortadoğu’nun adını bile duymak istemiyor. Hür Ordu’nun hiç ummadıkları kadar dayanıklı çıkması
üzerine Amerikalılar belki bundan sonra “Devrimciler kazanırsa onların karşısına çıkmaya yüzümüz olsun” veya
“İslamcı gruplara karşı seküler grupları güçlendirelim” diye düşünerek devrimcilere silah yardımında bulunma kararı alabilirler, belki de silah yardımına başlamışlardır bile; fakat bu da Suriye Devrimi’ni emperyalistlerin dümen suyuna
sokmaya yetmez.

26)Rejim muhaliflerinin oluşturduğu Suriye Ulusal Konseyi’ne gelince… Frenkmeşrep Burhan Galyon gibi kimselerin varlığı, falanca muhalifin ABD’ye iltifatı yahut filanca muhalifin laiklik vurgusu Konsey’i kurumsal olarak bağlamaz, hele Suriye Devrimi’ni hiç bağlamaz. Aynı şey, Hür Ordu’dan çıkabilen çatlak sesler için de geçerli. Irak’taki Sadddam muhalifleri arasında ABD ve İngiltere’ye iltifat eden –hatta onların istihbarat teşkilatlarıyla çalışan- bir sürü adam vardı. Bu, Irak İslam Devrimi Yüksek Konseyi’ni yahut Mukteda Es-Sadr’ı veya Iraklı İhvan-ı Müslimin üyelerini Amerikan ajanı yapar mı?

27)Yine de Suriye Devrimi’nin emperyalistler tarafından manipüle  edilebileceğinden endişe ediyorsak, çare yok, “Türkiye bütün imkânlarıyla Suriye Devrimi’nin ve bilhassa Hür Ordu’nun yardımına koşmalı” diyeceğiz. Bölgesel entegrasyonu / bütünleşmeyi hedefleyen Türkiye vaziyete hakim olunca emperyalistlere armut toplamak düşer.

28)“Suriye bizim iç işimizdir” diyen Başbakan Erdoğan yerden göğe kadar haklı… “Bütün komşularımızla düşman olduk. Dışişleri Bakanı Davutoğlu’nun komşularla sıfır sorun doktrini Suriye’de çöktü” diyenler yerden göğe kadar
haksız… Din, kültür, tarih, coğrafya, nüfus yapısı, bazı mevcut ve potansiyel güvenlik meselelerindeki karşılıklı
bağımlılık ve müşterek menfaatler, Türkiye ve Suriye’nin –diğer komşu ülkelerle beraber- Avrupa Birliği tarzında (hatta ondan da sıkı) bir birlik oluşturarak güçlenmelerini mümkün kılıyor ve küresel meydan okumalarla baş edebilmek için bunu yapmak kesinlikle zorunlu. AK Parti Hükümeti “Komşularla sıfır sorun, azami işbirliği ve nihayet tam entegrasyon” siyasetini
bunun için geliştirmiştir ve bu siyasetin gereği olarak Suriye yönetimiyle safları sıklaştırmıştır.

2003’te başlayan bu süreç boyunca Erdoğan ve Davutoğlu, reformcu olduğuna inandıkları Esed’i bu yönde sürekli olarak teşvik etmiş ve ondan aldıkları umut verici sinyallere güvenerek “Şam Baharı”nın yakın olduğuna inanmışlardır. Esed’in Der’a olayları karşısındaki tavrı bu sinyalleri boşa çıkardığı halde Erdoğan ve arkadaşları sabırlarını koruyarak Esed’i acil ve köklü reformlar için ikna etmeye  çalışmayı sürdürmüşlerdir. AK Parti Hükümeti beri tarafta Tahran’la da görüşüyor ve İranlı kardeşlerimizi
Suriye meselesine beraberce makul bir çözüm bulmaya davet ediyor, fakat “Suriye’de statükoya devam”dan başka
cevap alamıyordu. Aylarca devam eden bu süreçte rejim ordusunun öldürdüğü Suriyelilerin sayısı binleri buldu.

Tahammül sınırı aşıldı. Katil Esed’le yan yana görünen ve devrimci Suriye sokaklarının –onlarla beraber bütün devrimci Arap sokaklarının- tepkisini çeken AK Parti Hükümeti (dolayısıyla Türkiye), Esed’in akıllanmaması, devrim hareketinin geri dönülmez bir noktaya gelmesi ve meselenin toplumsal bir uzlaşmayla çözülebileceğine dair umutların tamamen tükenmesi üzerine
arabulucuğu bırakıp “Zalim diktatörlüğe karşı ayaklanan Suriyelilerin yanında” olduğunu ilan etti.

Bu tavır asil bir tavırdır ve “Suriye’de zalim diktatörlük bugün mü kuruldu? Düne kadar Esed’le kol kola gezen siz değil miydiniz?” gibi saçma sapan lakırdılar bu tavrın asaletini gölgeleyemez. Geçmişte Beşşar Esed’e karşı bir ayaklanma vardı da hükümet desteklemedi mi? Böyle katliamlar oldu da tepki göstermedi mi? Yoktu öyle bir şey. Halka köklü reformlar vaat etmiş bir başkan
ve ondan sözünü tutmasını sabırla bekleyen bir halk vardı.

29)“Peki ne oldu şimdi sıfır sorun?”a gelince: Suriye yönetimi ile ilişkilerin aldığı yeni hal, “sıfır sorun” siyasetinin iflas ettiği
ve “tam entegrasyon” hedefinden vazgeçildiği anlamına gelmiyor. Bilakis; Suriye halkının haklı taleplerini kan deryasında boğmaya çalışan Esed diktatörlüğüne gösterilen tepki “komşularla sıfır sorun, azami işbirliği, tam entegrasyon” davasının selameti için gerekli olan bir tepkidir. Arap dünyası değişiyor. Diktatörlükler yıkılıyor, henüz yıkılmayanlar da çatır çatır çatırdayarak yıkılmaya hazırlanıyor. Bu değişime ayak uydurmayan bir Türkiye, bugün Esed’le yahut Mısır’daki askeri cuntayla hiç sorunsuz geçinse de, yarın, halkların iradesinin galebe çaldığı bir Arap dünyası ile fevkalade sorunlu olacaktır. Bu değişime ayak uyduran bir Türkiye ise, bugün diktatörlüklerle sorunlar yaşasa da, yarın, halkların galebe çaldığı bir Arap dünyası ile sorunları sıfırlayarak “tam entegrasyon” yoluna girecektir.

Hürriyet ve adaletin hüküm süreceği müstakbel Suriye ile ve genel olarak ‘Yeni Arap Dünyası’ ile “sıfır sorun” için, şu aşamada Suriye yönetimi ile çok sorunlu olmak kaçınılmaz bir zaruret. Hükümet doğru olanı yapıyor. Ortada çelişki filan da yok. “Ama herkesle düşman oluyoruz” da hikâye! Tunus ve Mısır devrimleri Türkiye ile bütünleşmeye can atan partileri iktidara getirdi. Yepyeni müttefikler kazandık. Suriye Devrimi tamama erdiğinde Şam’la aramızdaki parantez de kapanacak ve eskisinden çok daha verimli bir entegrasyon sürecine  girilecektir inşaallah. Kimse merak etmesin, zamanı geldiğinde “İran ekseni” ile de saflar tekrar sıklaştırırız.

 

Hakan Albayrak

Posted in Gerçekler | Etiketler: , , , , | 2 Comments »

11 Eylül öncesi dünya ve sonrası değişen dünya

Posted by Emi[R]ates™ Eylül 11, 2012

 

11 Eylül… Öncesi ve Sonrası!

11 Eylül 2001 tarihinde Amerika’nın New York ve Manhattan Eyaletleri’nde gerçekleşen saldırılar dünyada adeta yeni bir çağın başlamasına neden oldu. Bu olayların hemen akabinde Amerika tarafından Afganistan ve Irak topraklarının işgal edilmesi İslam dünyasını adeta ikiye böldü. Bunda en önemli sebep ise belki de 11 Eylül olaylarına bir kesimin, ‘başlangıç noktası’ diğer kesimin ise bir ‘sonuç’ olarak bakması oldu. Bu araştırma çalışmasında okurlara 11 Eylül öncesi dünyanın durumu, 11 Eylül’ün gerekçeleri, ikiz kuleleri vurma fikrinin nereden çıktığı, bu saldırıların Amerika’ya verdirdiği zararın boyutu, Irak ve Afganistan Savaşları’nın açıklanan ve açıklanmayan gerekçeleri ve bu savaşların neticesinde Müslüman halkın gördüğü zarar ve Amerika’ya nelere malolduğu değerlendirmeye çalışılmış son olarak ise 11 Eylül saldırılarından sonra Amerika’da Müslüman olanların ve inşa edilen camilerin sayısına işaret edilmiştir.

TIMETURK / Defne Bayrak

11 Eylül Öncesi Dünya

11 Eylül öncesinde soğuk savaştan galip olarak ayrılan ABD, bütün dünyanın tek süper gücü konumuna gelmişti. Ekonomik anlamda dünya servetinin büyük bir kısmını elinde tutan ABD artık dünya siyasetini belirleyen, ekonomik faaliyetleri yönlendiren tek başat güçtü. George Soros gibi spekülatörler sırtını bu büyük güce dayayıp dilediği ülkede devrimler gerçekleştirebiliyordu; yakın zamanda bile 2003 yılında Orta Asya’da Gürcistan, Kırgızistan ve Ukrayna’da meydana gelen renkli devrimleri finanse eden ve oluşturduğu devasa medya gücü ve ekonomik spekülasyonlarla devrimlerin mimarı olarak adlandırılıyordu.

ABD dünyada ilk defa atom bombası kullanarak yaklaşık 250 bin insanın ölümüne neden olan tek devletti. Kuruluşundan 11 Eylül’e kadar 120 ülkeye küçük ya da büyük askeri müdahale yapmış ve onlarca ülkeyi de işgal etmişti. Bazı düşünürler 20. yüzyıla ‘‘Amerikan Savaşları Yüzyılı’’ ismini vermişlerdir.

Dünyanın büyük bir kısmı açlıktan kırılırken ABD’de yetişkinlerin % 74’ü ya obez ya da aşırı kiloludur. Yeni Dünya Düzeni’nin tek süper gücü olan ABD kontrolünde tuttuğu IMF, Dünya Bankası gibi kurumlar aracılığıyla yüksek faizlerle borçlar vererek birçok ülkeyi sömürmekteydi. NATO ve BM gibi Yeni Dünya Düzeni’nin en önemli kurumları aracılığıyla bütün dünyaya gözdağı veriyor, istediği ülkeye bu uluslararası güçleri de arkasına alıp saldırabiliyordu. ABD bütün dünyaya demokrasiyi önerip, insan hakları raporları hazırlayarak birçok ülkeyi eleştirirken küresel sistemin tek hegemonik gücü olma avantajını kullanarak kendisini eleştirilerden soyutlamaktaydı.

ABD’nin İslam dünyasıyla da arası pekiyi değildi. 11 Eylül’e kadar birçok İslam ülkesinde meydana gelen İslamcı kazanımlar ABD ve müttefiki devletler tarafından daima baltalanmıştı. Irak’a Körfez Savaşı’nda saldıran ABD, binlerce sivili acımasızca bombalamış, birçok zehirli bomba kullanarak nesiller boyunca sakat doğumlara neden olmuş, Irak’a uyguladığı ekonomik ambargo ve gıda ve ilaç kısıtlamalarıyla 500 bin çocuğun ölümüne yol açmıştı. Colombia Üniversitesi beslenme profesörü Richard Garfield sadece ambargoların başladığı 1991-2002 tarihleri arasında ambargolardan dolayı ölen 5 yaş ve altı çocukların sayısını 345,000-530,000 olarak hesaplamıştır. 1999’a kadar Unicef’e göre 500 bin çocuk ambargolar nedeniyle yaşamını yitirmiştir. Irak Sağlık Bakanlığı’na göre ise uranyum bombaları, savaşın neden olduğu hastalıklar ve ambargoların tümü 1,7 milyon kişinin ölümüne neden olmuştur.

ABD İslam ülkelerindeki diktatör rejimlere destek sağlayan en önemli devletti. Mısır, Libya, Tunus ve Suudi Arabistan gibi birçok ülkenin polis ve istihbarat güçlerinin elit kesimi ABD’de Fort Bragg askeri üssünde eğitiliyordu. Ekonomik olarak çökme tehlikesi yaşayan İslam ülkelerinin diktatör liderlerine ABD cömert yardımlar sunuyordu. ABD İsrail ile Enver Sedat döneminde yapılan Camp David anlaşmasına bağlı kalması ve ABD çıkarlarına uygun davranması karşılığında Mısır Ordusu’na Mübarek’in devrilmesinden önceye kadar her yıl 1.5 milyar dolar yardım ve büyük oranda askeri mühimmat desteği sağlamaktaydı. Amerika Suudi Arabistan’dan 9 dolara aldığı petrolü dünyanın değişik ülkelerinde 100 dolara satıyor, bu yolla, İslam ülkelerinin birçok zenginliğini değişik yöntemlerle sömürdüğü iddia ediliyordu. Uluslararası Kamuoyu adı verilen, bilinmeyen bir olgu ülkeleri yola getiriyor, dünyanın Uluslararası Ceza Mahkemesi, Uluslararası Para Fonu, Uluslararası Askeri Güçler, Uluslararası Ekonomik İşbirliği Örgütleri, Uluslararası Yasalar, İnsan Hakları standartları gibi birçok araçla ABD bütün dünyaya kendi dünya görüşünü dayatıyordu.

Ancak bazı kesimler ABD’nin bu emperyal dayatmalarından hoşnut değildi. Özellikle Müslümanlar arasında ciddi bir çoğunluk bu dayatmaları hem dini, hem sosyal hem de ekonomik açıdan kabul edilemez bulmaktaydı. Çünkü bu kesim ABD’nin sunduğu Yeni Dünya düzeninde Müslümanların temsil edilmediğinin farkındaydılar.

11 Eylül öncesinde dünyanın haline genel bir bakış attıktan sonra dünyada yeni bir çığır açan bu olayların baş aktörlerinin gerekçelerine bakalım. Önce El Kaide Örgütü’nün genel olarak gerekçeleri nelerdi. Ardından bu örgütün lideri Usame bin Ladin saldırılar hakkında ne demişti ve ABD Başkanı George Bush bu saldırıların hemen ardından aldığı savaş kararında ne gerekçeler ileri sürmüş ve neye dayanmıştı.

El Kaide’nin saldırı gerekçeleri:

1- Uzun yıllar boyunca İslam ülkelerinin zenginliklerini sömürdüğünü
2- Petrolünü çaldığını
3-Kutsal olan Mekke ve Medine’ye üsler yapıp mukaddes bölgeleri çiğnediğini
4- Birçok ülkeye savaş açıp yüz binlerce insanı öldürdüğünü
5- Irak’a saldırıp binlerce Müslüman’ı öldürdüğünü
6- Ambargolarla 500 bine yakın çocuğun ölümüne neden olduğunu
7- Her BM oylamasında İsrail’e karşı karar çıkmasını veto yetkisini kullanarak engellediğini
8- İsrail’e askeri ve ekonomik destek verdiğini
9- Japonya’ya atom bombası atarak binlerce kişiyi acımasızca öldürdüğünü
10- İslam ülkelerinin otoriter yöneticilerinin bir numaralı destekçisi olduğunu iddia ettiği ABD’de bazı ekonomik ve askeri hedeflere saldırdı. El Kaide’ye göre yukarıdaki sebeplerden herhangi biri ABD’nin vurulması için yeterli meşruiyeti ve İslami dayanağı sağlayacak kadar geçerli bir sebepti. (1)

Bush’un dayanağı Tevrat’tı
George W. Bush’un 11 Eylül saldırılarının ardından 16 Eylül 2001 tarihinde ulusal güvenlik konusunda danışmanlarıyla Camp David’de yaptığı istişare toplantısının ardından başkent Washington’a dönüşünde Amerikan vatandaşlarına hitaben yaptığı konuşmada, ”Terörizme karşı bu Haçlı Seferi, bu savaş zaman alacaktır. Amerikalılar sabırlı olmalıdır” dedi.
Bush o tarihi konuşmasında ayrıca şöyle demişti: ”Özgürlüğe tutkun bütün halkları terörizmle mücadeleye davet ediyoruz. Bu uzun bir süre alacak, ancak kazanmak için Amerika’nın bütün kaynaklarını kullanacağız. Saldırıları düzenleyenler güçlü bir devi uyandırdılar.”

Bush’un bu açıklamaları, girişeceği Afganistan ve Irak savaşlarının sadece ‘terör’ olarak adlandırdığı olguyu ortadan kaldırıp halklara özgürlük getirmek amacıyla değil aynı zamanda dini bir inanca hizmet etmek gayesiyle yapılacağına işaret ediyordu. ‘Haçlı Seferleri’ benzetmesi de bunun en büyük göstergesiydi. Bush’un, aslında savaşlarının ardında ideolojik bir amaç güttüğünün detaylarını ise Fransız Yazar Jean Claude Morris’in ‘Bu bir daha kulağıma gelirse inanmayacağım’ adlı kitabının satırları arasında buluyoruz.

Morris bu kitabında, o dönemin Fransa Cumhurbaşkanı Jacques Chirac’ın, ABD Başkanı George W. Bush’un zihniyeti ve düşünce tarzından duyduğu şaşkınlık ve garipsemeyi ortaya koyuyor. Kitaptaki ifadelere göre Chirac şöyle konuşuyor: “2003 yılının başında Başkan Bush’tan bir telefon aldım. Benden Fransız güçlerinin Irak’ karşı savaşta NATO güçlerine katılmasını istiyordu. Gerekçe olarak da Yecüc ve Mecüc’ün son yuvalarını yıkmayı göstermiş, o anda Ortadoğu’da; Eski Babil Şehri yakınlarında saklanmakta olduklarını iddia etmişti. ‘Kutlu iman savaşı’ olarak nitelendirdiği bu savaş kampanyasına katılınması için ısrar etti. Tevrah ve İncil’de geçen kehanetlerin vurguladığı kutsal-ilahi bir görevi yerine getirmede desteklenmesini talep ediyordu.

Bu bir şaka değil. Dünyanın en büyük ülkesinin başkanının bu batıllara ve saçma hurafelere inandığını gördükten sonra gerçekten şaşkına dönmüştüm. O vakit bu adamın bu kadar yüzeysel düzeyde ve küçük olduğuna, Ortadoğu’yu yakacak ve insanlık uygarlıklarının beşiğini yıkacak bu geri zihniyete ve fanatik kehanetçi fikirlere sahip olduğuna inanamadım.”
Yazar daha sonra şöyle devam ediyor: ‘Bu fikirler karşısında Jacques Chirac, bu düşüncelerin gerçeğini araştırmak için danışmanlarına başvurma gereği duydu. Danışmanlarından, Tevrat uzmanlarından en doğru bilgileri elde etmelerini talep etti. Herhangi bir bilgi sızdırılmasını önlemek için de bu uzmanların Fransız olmamasını özellikle istedi. Aradığını İsviçre’deki Lozan Üniversitesi’nden Yahudi hukuk bilginlerinden Profesör Thomas Romer’de buldu. Zira profesör şu açıklamada bulundu: ‘Yecüc ve Mecüc’ün zikri Tekvin Sefer’in en gizemli bölümlerinde geçmektedir. Bu bölümlerde gaybi işaretler vardır. Nitekim şöyle denir: Yecüc ve Mecüc İsrail’i yıkmak ve yok etmek için çok büyük ordulara öncülük edecek. O vakit büyük bir güç, Rabbin irade ettiği bir savaşta Yahudileri korumak için harekete geçecek. Dünya, ardından yeni bir hayata başlasın diye Yecüc’le Mecüc’ü ve ordularını ortadan kaldıracak.’

Yazar daha sonra Bush’un tabi olduğu Hıristiyan mezhebin, Eski Ahd’i (Tevrat) tefsirde en radikal mezhep olduğuna işaret ediyor. (3)

İkiz kuleleri vurma fikri nereden geldi?

Peki El Kaide Örgütü’nün 2011 yılında bir ABD özel timi tarafından, Pakistan’ın Abboddabat kasabasında kaldığı komplekse düzenlenen saldırı sonucu öldürülen eski lideri Usame bin Ladin’in aklına ikiz kuleleri vurma fikri nasıl gelmişti? Bu sorunun cevabını ve yine 11 Eylül vurgusunu 2004 yılının Ekim ayında Amerikan halkına yönelik konuşmasında buluyoruz:

‘1982 yılında Amerika’nın izin vermesiyle İsraillilerin Lübnan’ı işgal etmesi, Amerikan 3.filosunun da bu işgale yardım edip birçoklarını bombalayıp öldürmesi birçoklarını da korkutup yersiz yurtsuz bırakması beni çok etkilemişti. (Sabra ve Şatilla Katliamı). Hala o etkileyici manzaraları; kanlar, parçalanmış vücutlar, her tarafa yayılmış kadın ve çocuk cesetlerini unutamıyorum… Her yerde evler yıkılmıştı ve sakinleri üzerine yağmur gibi bomba yağdırılıyordu. Manzara bir timsah tarafından yutulan ve çığlık atmaktan başka yapabilecek bir şeyi olmayan çocuk manzarası gibiydi… Timsah silahtan başka bir şeyden anlar mı?! Tüm dünya bu zor anları görüyor, işitiyor ancak ötesinde bir şey yapmıyordu. O sıralarda içimde tarif edemeyeceğim duygular oluştu. Ancak bende, zulmü şiddetle reddetme bilinci ve zâlimleri cezalandırma adına güçlü kararlılık uyandırdı.
Lübnan’daki yıkık kulelere bakarken aklıma zâlimi bize yaptığının aynısıyla cezalandırma ve onları çocuklarımızı ve kadınlarımızı öldürmekten caydırmak için Amerika’daki ikiz kuleleri yıkarak bize tattırdıkları acının en azından bir kısmını yaşatma fikri geldi. O günlerde, masum çocukların ve kadınların öldürülmesinin ve adaletsizliğin ‘Amerika’nın dayandığı kanun’, korkutmanın ‘özgürlük ve demokrasi’, bunlara direnişinse ‘terör ve gericilik’ olduğunu iyice anladım.

Milyonların ölene kadar ambargo altında tutulması ve zulüm -baba Bush’un Irak’a uyguladığı ambargo sebebiyle milyonlarca insan ve çocuk öldü. Böylece insanlık tarihi en korkunç çocuk katliamına tanık olmuş oldu- milyonlarca çocuğun üzerine Irak’ta eski işbirlikçinin azledilip yerine yenisinin getirilmesi için tonlarca bomba yağdırılması –oğul Bush’un yaptığı- ve daha bunlara benzer korkunç manzaralar neticesinde, bu büyük mağduriyetlere cevaben 11 Eylül olayları meydana gelmiştir. Bir adam savunma yaptığı için azarlanabilir mi? Kendini savunma ve haksızlığa aynı şekilde karşılık verme ayıplanan bir terör mü? Eğer öyle ise biz bunu yapmak zorundayız. İşte bu, size 11 Eylül öncesinde yıllarca sözlü ve pratik olarak iletmeye çalıştığımız mesajdır. İsterseniz bu mesajı 1996 yılında Time Dergisi’nden Scott, 1997 yılında CNN’den Peter Arnett, 1998 yılında Johnny Hatter ile röportajlarımdan isterseniz de pratik olarak Nairobi’den, Tanzanya’dan, Aden’den ya da Abdulbari Atvan ile görüşmemden ya da son olarak yine sizden olan ve kendisini tarafsız olarak nitelendirdiğim Robert Fisk ile görüşmelerimden çıkarın. Acaba Beyaz Saray’daki özgürlük iddiacıları ve onlara boyun eğmiş kanallar size karşı savaşımızın sebepleri konusunda ne anladığını Amerikan Halkına aktarması için kendisiyle röportaj yapabilir mi? Bu sebeplerden sakınırsanız, Amerika’yı 11 Eylül öncesi güvenliğine kavuşturacak doğru yoldasınız demektir.’

Usame bin Ladin her ne kadar başta Amerika ve Batılı ülkeler olmak üzere birçok kesim tarafından ‘terörist’ ilan edilse de Arap dünyasının tanınmış alimlerinden Vecdi Ganim’in, Usame bin Ladin’in öldürülmesi münasebetiyle yaptığı konuşması da aslında Usame bin Ladin’in 11 Eylül saldırılarında ve genel olarak sürdürdüğü savaşında sunduğu gerekçelerini tamamen doğrular niteliktedir. Ganim, Amerika’nın Müslüman topraklarında ve dünyada yaptığı zulme atfen şöyle demektedir: ‘Irak’ta bir milyon çocuğu öldüren terörist kimdir? Tabi ki Amerika! Haçlı Savaşı’nı yürütüyor! Amerika, George Bush! Afganistan’ı, Irak’ı işgal eden kim? Amerika! Amerika! Filistin’deki halkımıza karşı işgalci Yahudilere yardım eden kim? Terörist Amerika! Afganistan’da pilotsuz uçaklarla düğünleri ve taziye toplantılarını bombalayan kim? Terörist Amerika! Masumları öldüren Usame bin Ladin değil kendileridir. Sudan’da Şifa Fabrikası’nı vuran kim? Tüm dünya üzerinde atom bombası kullanan tek ülke hangisidir? Amerika 2. Dünya Savaşı’nda Japonya’nın Hiroşima ve Nagasaki kentlerine atom bombası atmıştır. Dünyada mahkemeye çıkarmadan –Guantanamo’da- mahkûmlara işkence eden tek ülke hangisidir? Amerika! Pakistan topraklarına barbarca giren –Pakistan da operasyonda ortaktı- ve operasyona kalkışan ülke hangisidir? Amerika!’ (4)

Amerika’nın 11 Eylül 2001 tarihinde gerçekleşen ve yaklaşık 3000 kişinin ölümüyle sonuçlanan saldırılar neticesindeki maddi hasarı elbette ki büyüktü. El Kaide lideri Bin Ladin’in röportajında kısaca değindiği bu zararlar detaylı olarak ise şöyle:

Saldırıların ABD Ekonomisine Maaliyeti
Saldırılar nedeniyle imha olan eşya, ev, araç gibi malzemelerin toplam maliyeti 100 milyar dolardır. Amerika’nın 11 Eylül saldırıları nedeniyle toplam kaybı 2 trilyon dolar olarak hesaplanmıştır.
• Dünya ticaret merkezi 4 milyar dolara sigortalanmıştır.
• Saldırılarda kullanılan 4 uçak 385 milyon dolar
• Pentagon’da 1 milyar dolarlık zarar meydana geldi
• Temizlik masrafları 1,3 milyar dolara mal oldu
• Acil Fondan harcanan para 40 milyar dolar
• Saldırılardan hemen sonra direkt 83 bin kişilik iş kaybı nedeniyle meydana gelen zarar 17 milyar dolar
Sadece New York kentinde alt yapı, kaybedilen işler, vergi zararları gibi sebeplerle meydana gelen zarar 95 milyar dolar, sigorta ödemeleri 40 milyar dolar, havayollarının zarara uğraması nedeniyle vergi kaybı 10 milyar dolardır.
11 Eylül saldırıları en çok ABD borsalarını zarara sokmuştur. Saldırıların ilk haftasında Amerikan borsaları 1.4 trilyon dolar zarara uğramıştır. Bu oran günümüz şartlarında 1.74 trilyon dolara denk gelmektedir. ABD havayollarının yolcu taşıma kapasitesi, iflas eden birçok havayolu firması nedeniyle % 20 azalmıştır.
Saldırıların ABD turizmine verdiği zararı saptamaya yönelik Hawaii üniversitesi ekonomi profesörü Carl Bonham başkanlığında bir kurul tarafından hazırlanan raporda; ABD’nin saldırılardan dolayı hala kan kaybettiği ve saldırıların yıkıcı etkilerinin halen devam ettiği belirtilmektedir.
11 Eylül’den önce havacılık sektöründe kullanılan 1,000 uçak, şirketlerin iflas etmesi nedeniyle Arizona çölünde hangarlarda park edilmiştir. ABD havacılık sektörünün sadece 2001 yılında toplam zararı 11 milyar doları geçmiştir. Hükümet bu sektöre vergi indirimi ve zarar tazmini gibi amaçlarla 15 milyar dolar yardım yapmıştır.

Turizm
Raporun 24. sayfasında ayrıntılı rakamların belirtildiği istatistikî tabloda, 2000 yılında Amerika’da 51 milyon olan uluslararası ziyaretçi sayısının 46 milyona düştüğü görülüyor. Yani saldırılar dolayısıyla ABD 2001’de 5 milyon turist kaybetti ve 2004 yılına kadar sırasıyla bu kayıp şöyle devam etti.
2002 43,5(-7)
2003 41,2 (-10)
2004 46,1 (-5)
ABD’nin saldırılar sonrası yabancı turist kaybı sadece 2004 yılına kadar toplamda 27 milyona ulaşmıştır. Her bir turistin ülkeye ulaşım ve konaklama dâhil ortalama 5–7 bin dolar harcadığı hesaplanırsa ABD’nin sadece turizm kaybı bile milyar dolarları bulmaktadır.
Sadece 11 Eylül olayları dolayısıyla New York’un hasarlarının telafisi, Pentagonun yıkılan yerlerinin inşası, mağdurlara ödenen paralar ve bazı diğer masraflar Amerikan hükümetine 296,2 milyar dolara mal olmuştur. Bu rakam sadece 2002-2003 yıllarını kapsamaktadır.
11 Eylül saldırılarıyla birlikte Amerika’nın ülke içindeki güvenlik harcamalarına ayırdığı bütçe yıldan yıla büyük artış göstermiştir. 2001 yılında iç güvenlik masraflarına 17.1 milyar dolar harcayan ABD sırasıyla bu rakamı şöyle artırmıştır:
2002 20.7 milyar dolar
2003 36.6 milyar dolar
2004 41.3 milyar dolar.
Bu rakamlar sadece 2004 yılına kadar yapılan masrafları gösteren rakamlardır. Daha sonraki 6 yılda ise ABD’ye yönelik tehditler ve ABD’nin güvenlik zafiyetleri artmış ve bunlara paralel olarak masrafları da hızla artmıştır.

Sağlık Masrafları
Michael R. Bloomberg tarafından hazırlanan ve 11 Eylül saldırılarının sağlık masraflarını inceleyen ADDRESSING THE HEALTH IMPACTS OF 9–11 isimli rapora göre 11 Eylül saldırılarından dolayı yılda sadece 392 milyon dolar saldırılardan zarar görenlerin tedavisine harcanmıştır. Bu kronik rahatsızlıklar, uzun vadeli tedavileri kapsamamakta sadece kısa süreli tedavileri kapsamaktadır. Bu 2011 yılına kadar geçen 10 yılda 3,92 milyar dolara tekabül etmektedir.

Raporda sadece New York’un enkazın kaldırılması ve yıkılan yerlerin tamiri için 20 milyar dolar harcandığı da belirtiliyor.
11 Eylül’den sonra toplam 900 kişinin kanser travma ve zehirlenmelerden dolayı öldüğü belirlenmiştir. Bu kişiler olaya acil müdahalede bulunanlar, itfaiyeciler ve kurtarma timleridir.

Saldırılardan dolayı sadece sigortacılık sektörünün uğradığı kayıp 30 ile 58 milyar dolar arasındadır. (Looney, 2002: 2).
Amerikan kongresine sunulmak üzere 5 Ekim 2004 tarihli bir raporda El Kaide’nin stratejisinin en önemli unsurlarından biri Amerikan ve Avrupa ekonomisini sarsacak ve zora sokacak saldırılar yapmak ve Kapitalist sistemin işlememesi hatta çökmesi, “düşmanın ekonomik açıdan belinin kırılması” olduğu belirtiliyor.

Saldırılarda yaşamını yitiren 2.973 kişinin gelecekte üretecekleri değer 7.8 milyar dolar olarak hesaplanmıştır.

Diğer Bazı Dolaylı Masraflar
Hükümetin havacılık sektörüne 15 milyar dolar yardımına rağmen bazı havayolu şirketleri iflastan kurtulamamıştır. Artan güvenlik prosedürleri ve vize almakta yaşanan zorluklar nedeniyle ABD’ye beyin göçü azalmış, öğrenci değişim programları büyük oranda sekteye uğramış ve yatırımlar da olumsuz etkilenmiştir.

ABD’de artırılan güvenlik önlemleri nedeniyle kargo gönderimlerinde şirketler gelirlerinin ortalama % 2’sini güvenlik masraflarına ödemekteler. Kargo sektörü saldırılardan sonra yavaşlamış, daha fazla formalite uygulanmaya başlamış ve bu da yatırım ve ticareti doğrudan etkilemiştir. ABD’nin 11.7 trilyon dolar olan ekonomisinin yüzde 2’si kargo güvenliğine harcandığı düşünülürse bu 234 milyar dolar zarar anlamına gelmektedir.

Stanford üniversitesi yaptığı araştırmaya göre 11 Eylül saldırıları dolayısıyla bir milyonu aşkın insan işinden olmuş ve saldırılardan sonraki 4 ay boyunca ABD’nin 12 trilyon dolar olan Gayri Safi Milli Hâsılası % 3 oranında yatırım kaybına uğramıştır. Bu oran 350 milyar dolara tekabül etmektedir.

Dünya ticaret merkezi 4 milyar dolara sigortalanmıştı. Pentagon’un zarar gören yerlerinin inşası ise 1 milyar dolara mal oldu.
El Kaide liderleri saldırıların ABD’ye maliyetinin en az 1 trilyon dolar olduğunu iddia etmekteler. ABD’nin Afganistan savaşı ilk yıllarında yılda 100 milyar dolara mal olmaktaydı. Bu oran Irak savaşı ve Afganistan’da Taliban direnişinin günden güne artmasıyla birkaç kat arttı. Sadece 100 milyar dolardan hesaplansa bile ABD’nin savaşı 10 yılda 1 trilyon dolara mal oluyor.
İşini kaybeden 108 bin kişiye ödenen işsizlik maaşı 6.7 milyar dolar. Saldırılar dolayısıyla yaklaşık 18,000 küçük işletme kapanmıştır.

Yaralanan ve hayatını kaybeden her sivil için 250 bin ile 50 milyon dolar arasında tazminat ödenmiş 2.551 ölü ve 215 ağır yaralıya toplam 8.7 milyar dolar ödeme yapılmıştır.’ (5)

Saddam Hüseyin, kimyasal silah ve El Kaide

Amerika 7 Ekim 2001 tarihinde yani 11 Eylül’ün üzerinden henüz bir ay geçmeden Afganistan’ı işgal etti. 20 Mart 2003 tarihinde de Irak’ı işgal etti. Irak’ı işgalinde Saddam Hüseyin rejiminin kimyasal silah bulundurduğu iddiaları yanı sıra Saddam Hüseyin’i El Kaide Örgütü ile de ilgilendirmeye çalışmıştı. Peki bu iddia ne kadar yerli idi? Ürdünlü gazeteci-yazar Fuad Hüseyin’in ‘El Kaide’nin İkinci Kuşağı Zerkavi ve El Kaide’nin 20 Yıllık Planı adlı kitabının ‘Bin Ladin ve Saddam Hüseyin’ başlığı altındaki şu satırlar Bin Ladin ile Saddam Hüseyin arasındaki uçurumu göstermek için yeterlidir:

‘Usame Bin Ladin Suudi Arabistan’da kaldı ancak Müslümanların davalarının tasası daima onu rahatsız ediyordu. Bir defasında âleni bir konferans vererek bu konferansta, Irak rejiminin tehlikesinden bahsetti ve Saddam Hüseyin’in Kuveyt’e saldıracağı uyarısında bulundu. Suudi yetkililer -özellikle Irak, Suudi Arabistan’ın en güçlü dostlarından biri olduğu için- bu konferanstan daraldılar. Kral Fahd, Irak ziyaretin döneli henüz çok az olmuştu. İçişleri Bakanlığı, Şeyh Usame’ye âleni bir faaliyette bulunmaması, bu talimatlara uymadığı takdirde de tutuklanacağı ya da göz hapsinde tutulacağı uyarısını yöneltti. Devlet tarafından kendisine yönelik bu düşmanca tavra karşın Şeyh Usame, devlete bir nasihat yazma girişiminde bulundu ve bunu kardeşlerinden biri aracılığıyla Prens Ahmet Bin Abdulaziz’e teslim etti. Mesaj, genel ve özel nasihatler içerdi. Genel olan, kapsamlı reform talebi, özel olan da Saddam’ın bölgeye göz diktiği ve buna karşı hazırlık yapılmasının zorunluluğunun tekrar gündeme getirilmesi ile ilgili idi. Prens Nayif, Usame’nin Saddam’ın arzuları çerçevesindeki konferansı hakkında bir rapor kendisine ulaştırıldığında Şeyh Usame’yi karşılamayı istedi.

Saddam, Kuveyt’i bastıktan sonra Usame Bin Ladin, ülkesinin hükümetine başka bir mesaj daha yazma girişiminde bulundu. Bu mesajda, ülkeyi Irak tehlikesinden korumak için ideal yöntem çerçevesindeki görüşünü; ümmeti bu tehlikeye karşı harekete geçirmek için ideal yollar kapsamında teklifler, sonra da ona pratik olarak karşı koymak için uygun yol sunuyor, bu tekliflerine bir de kendisini dinleyen tüm Arap mücahitleri, savunmaya katılmak için getireceği ifadelerini ekliyordu. Bu mesaj da önceki mesajla aynı yöntemle teslim edildi. Devletin cevabı, durumu gözden geçirme vaadi idi.’ (6)

Görüldüğü üzere Usame bin Ladin, Saddam Hüseyin’in müttefiki olmadığı gibi aksine kendi ülkesi rejimini ‘bir tehlike’ olarak gördüğü Saddam Hüseyin’e karşı uyarmıştır.

Irak’ın kimyasal silahlarının olmadığı ise Irak’ta Saddam Hüseyin rejiminden ayrılan kimya mühendisi Rafid Ahmet Ulvan El Cenabi tarafından, BBC televizyonunda geçtiğimiz Nisan ayında yayınlanan ‘Modern Casuslar’ adlı programda şu şekilde izah edilmiştir: ‘İlk hedefim Saddam Hüseyin’in düşürülmesi idi. Çünkü onun iktidarda kalması demek Irak halkının daha fazla zulme maruz kalması demekti. Ülkede toplu imha silahlarının olduğu yönünde ortaya attığım iddialar asılsızdı. Irak savaşı yalanlara dayanılarak gerçekleştirildi. Belki haklıydım belki de haksız. Ancak önemli olan bana Saddam rejimini devirmek için bir fırsat verilmişti. Bundan ötürü ben de çocuklarım da mutluyuz.’

Peki bu savaş sadece ideolojik gerekçeler, ‘özgürlük’, ‘demokrasi’ ve ‘terörü sonlandırma’ adına mı gerçekleştirilmişti yoksa ortada maddi beklentiler ve çıkarlar da var mıydı?

Amerikalı Yazar Noam Chomsky 2008 yılının Temmuz ayında ‘Amerika ve Irak Petrol Anlaşması’ başlıklı makalesinde şu ifadelere yer vermiştir: ‘Irak’ın büyük olasılıkla dünyanın ikinci büyük petrol rezervlerine sahip olduğu unutulmamalıdır. Bu rezervlerin çıkartım maliyetleri de oldukça düşüktür. Bu nedenle Amerikalı proje sahipleri Irak’ın azami ölçüde; ‘müşteri bir devlet’ sıfatıyla Amerika’nın kontrolü altında kalmasını, aynı şekilde itaatkar halde; büyük Amerikan askeri üslerini dünyanın en önemli enerji rezervlerinin merkezinde barındırmasını istemektedir!’

Kısa bir süre önce Irak Parlamento Meclisi’ndeki Petrol ve Enerji Komitesi’nden bir temsilci Irak petrolünün kaçırılması eylemlerinin hazineye milyonlarca dolara malolduğunu açıkladı. Dubai’den polis şefi El Ferik Dahi Halfan da Irak petrolünün on yıldır çalındığını ve bu konuda elinde kesin bilgiler olduğunu vurguladı!

Irak petrolünün çalındığı bir video görüntüsü:

Şark Gazetesi’nin ele geçirdiği ve geçtiğimiz ayın sonunda yayınlanan gizli belgeler, 2003 yılında; ABD’nin Irak’ı işgalinin hemen öncesinde Ürdünlü bir şirketin yaklaşık 8 milyon varil Irak petrolünü yükleyip taşıma iznine ulaştığını gösteriyor.

Belgelere göre tankerler bu petrolü Irak’ın resmi olarak kullanılmayan küçük limanı Hur El Umye aracılığıyla taşıdı. O gün bir varil petrolün fiyatı 28 dolar iken satış 6.8 dolar üzerinden yapıldı. Nakil, Amerika’nın gizli onayıyla gerçekleşti.

Ancak belgelere göre Halid Şahin isimli Ürdünlü işadamının şirketi aracılığıyla taşınan petrol Ürdün’e ulaşmamış, Şahin’in El Elfiye isimli şirketi adına Eş Şarika’da önce depolanmış sonra satılmış ve parası da Ürdün hükümetine gönderilmemiştir. Şahin şu anda Ürdün’de rüşvet suçundan hapis yatmaktadır.

Belgeler:
http://almadenahnews.com/newss/news.php?c=536&id=169894

Amerika’nın ‘terörle mücadele’ kampanyası çerçevesinde Irak’tan önce hedefi olan Afganistan’da da durum aslında pek farklı değil. Zira Mısırlı gazeteci-yazar İbrahim Es Sahari ‘Irak… Petrol ve egemenlik için bir başka savaş’ adlı kitabının ‘Emperyalist savaşın gerçek sebepleri’ başlıklı bölümünde ‘Amerikan emperyalizmi ve Afganistan’a karşı savaş’ altbaşlığı atarak şöyle diyor: ‘Petrol ve hegemonya için savaşın başlangıç noktası Afganistan idi. Petrol, 2001 yılının sonunda Afganistan’a karşı yürütülen bu çirkin savaşın önemli sebeplerinden biri idi. Başkan Bush’un 11 Eylül saldırılarından sonra Afganistan’a savaşını haklı göstermek için ortaya attığı ‘mutlak adalet’e ulaşma söylemi ise Hazar Bölgesi’ndeki 5 trilyon dolardan fazla kar getireceği tahmin edilen gaz ve petrol kaynaklarını kontrol altına alma adına yürütülen emperyalist çabayı örtme girişiminden başka bir şey değildi!

Afganistan alanında en tanınmış gazetecilerden Ahmed Raşid’in ‘Taliban’ adlı kitabında bu bölgeye ilişkin şu bilgilere yer verilmektedir: “Muhtemelen Hazar Denizi bölgesi, dünyanın dokunulmamış ve keşfedilmemiş petrolle dolu olan son bölgelerinden biri. Orta Asya ülkelerinin elinde çok büyük miktarlarda farklı enerji kaynakları bulunuyor. Kullanılmayı bekleyen doğal gaz 6.6 trilyon metreküp oranında. İşte bu nedenle Amerikan enerji şirketleri doksanlı yıllarda Afganistan’dan geçecek bir boru hattı inşa etmek için yoğun çalışmalar sürdürüyordu. Bu planlar, sonuçta büyük karlar elde etmeyi tasarlayan Amerikan hükümetinden de tam destek görüyordu.”

İbrahim Es Sahari sözlerini şöyle sürdürüyor: ‘Amerika’yı Afganistan’a karşı savaşa çok istekli kılan sebeplerden biri de bu boru hatlarının inşası planının 1998 yılından beri askıya alınmış olması idi. Ancak savaşın hemen ardından bu plan gündem maddeleri arasına geri girdi. Amerika’nın Taliban’a karşı süratle gerçekleştirdiği askeri zafer kendisine, Orta Asya bölgesinin zenginlikleri üzerinde stratejik egemenlik sağlamasına izin verecek kukla bir hükümet getirme fırsatı verdi.’

Tekrar Irak’a dönecek olursak yazar Amerika’nın Irak’a karşı giriştiği savaşı da aynı gerekçeye; yani petrole dayandırarak şöyle diyor: ‘Irak savaşı ‘sözde’ teröre karşı savaş kampanyası’na ancak ‘uydurma’ babından dahil olabilir. Gerçek şu ki ABD’deki egemen sınıf, en düşük düzeyde dahi olsa kendileriyle aralarında bir ihtilaf bulunan rejimler yerine kendisine tabi olan ve mutlak sadakat gösteren rejimler getirmek istiyor. Bunu da başta petrol kaynaklarını olmak üzere stratejik çıkarlarını güvence altına almak için yapıyor.

Bu bağlamda, Irak boyutunda enerji üreten bir ülkede bu türden bir rejimin kurulması bu eğilimin ilk düzenlemesi sayılmaktadır. Zira Irak’ın kesin petrol rezervleri 110 milyar varile ulaşmıştır. Yani dünya rezervlerinin yüzde 11’ine! Irak petrolünün bu mutlak özelliklerine ek olarak bu sektöre yatırımda büyük kar söz konusudur. Nitekim Irak petrol sahaları dünyadaki en verimli ve yüzeye en yakın olanıdır. Böylece arama ve çıkarma işlemlerinde büyük giderlerden kurtulunup tasarruf edilmektedir. Uluslararası araştırmalara göre Irak’ta günlük kuyu üretim oranı 10 ila 11 bin varil arasında değişmektedir. OPEC üyesi diğer ülkelerin günlük ortalaması ise 4-8 bin varili geçmemektedir. Irak petrolünün bir varil üretim maliyeti 50 senti geçmezken Suudi Arabistan, Kuveyt ve İran’da 3-5 doları, Birleşik Arap Emirlikleri’nde 5-8 doları, Meksika ve Venezuela’da 8-10 doları bulmaktadır.

Foreign Report Dergisi son sayısında Amerika’nın yeni stratejisi kapsamında, kendisine rakip diğer kapitalist güçlere karşı siyasi-ekonomik savaşında bir silah olarak kullanabileceği şekilde petrol üzerinde kontrolü tamamen ele geçirmek istiyor. Jonathan Freeland geçen Ekim ayında İngiliz The Guardian gazetesinde yayınlanan makalesinde şöyle demişti: “Cumhuriyetçi partiden ‘şahinler’ Irak’ı işgal etme isteklerinin ardındaki gerçek nedenleri kabul etti. Bu ülkede dünyanın en büyük gaz istasyonları bulunuyor. Topraklarında petrolden okyanuslar yer alıyor. Bu petrol, ABD’nin büyük tüketim hizmetinde olacaktır.”

Bu nedenle Amerikan emperyalizmi, Bağdat’taki rejimin sonunu getirmeye ve Irak’ı uzun yıllar boyunca askeri işgal altında tutmaya karar verdi. Son zamanlarda Amerikan Cumhuriyetçi Parti’nin sağcı kanadına ait ve dünya gazetelerinde ‘Pentagon belgesi’ adıyla yayınlanan gizli bir belge Ortadoğu’nun petrolü üzerinde hakimiyeti ele geçirme planlarını ortaya koyuyor. Bush ve baş danışmanları, daha Bush 2001 yılının Ocak ayında görevinin başına geçmeden dahi rejimi değiştirmek için Irak’a karşı savaş planları yapıyordu. Bu nedenle 11 Eylül saldırılarının olayla bir ilgisi yoktur. Bu, Amerika’nın 11 Eylül olaylarından yıllar önce olgunlaştırılmış stratejik yönelimidir.’

Irak’a karşı savaş planları bir boşluktan türemedi. Aksine Amerikan emperyalizminin kapsamlı saldırılar politikasına bağlı olarak yapıldı. Paul Wolfowitz (eski ABD savunma bakanı yardımcısı) 1993 yılında Pentagon’a ‘Amerika’nın kapsamlı stratejisi’ başlığı altında bir belge sundu. Belge, ‘Pentagon belgesi’ adı altında yayımlanmadan önce gözden geçirilip derinleştirildi. Bu belge, az önce bahsettiğimiz; 1997 yılında yayımlanan belgedir. ‘Pentagon belgesi’ ABD’nin karşı karşıya olduğu tehditlerin tarifini yeniden yapmış ve tam bir yüzyıl boyunca yalnız başına ‘büyük bir güç’ olarak kalabilmesi için bu tehditlere karşı koyabilmesinin yollarını açıklamıştır. Belge, herhangi bölgesel bir gücün –bölgesi düzeyinde dahi-büyük bir güce dönüşmesinin engellenmesi için gerçekleştirilmesi gereken ciddi denetimleri içermiştir. Diğer yandan belge, Ortadoğu için geniş anlamıyla yeni haritalar oluşturulmasının zorunluluğuna işaret etmiştir.

Bu belgeden yola çıkarak Cumhuriyetçi Parti’den sağcı kanat 2000 yılının Eylül ayında Irak’a karşı savaş planı yaptı. Bu planı Dick Cheney (kitabın yayınlandığı 2002 yılındaki ABD başkan yardımcısı), Donald Rumsfeld (o dönemdeki savunma bakanı), Paul Wolfowitz (Rumsfeld’in o dönemdeki yardımcısı), Jeb Bush (George Bush’un küçük kardeşi), Lewis Libby (Cheney’in kurmay başkanı) türetmiştir. Plan, Amerika’nın Irak’ı işgalinin ardındaki gerçek hedefi ortaya koymaktadır. Zira ABD on yıllarca Körfez’de bölgesel güvenliği korumada kalıcı bir rol oynamaya çalışmıştır. Körfez’deki, ‘çözüme ulaşmamış çatışma’ Irak’ı vurmak için direk bir gerekçe sağlasa da bölgede yoğun Amerikan askeri varlığa olan ihtiyaç, Saddam Hüseyin rejimi meselesini aşmaktadır. Bir diğer deyişle; eğer orada Saddam olmasaydı Amerika Irak’ı işgal edip petrol servetini ele geçirmek için zaten başka bir gerekçe türetecekti.’ (7)

Mısırlı gazeteci-yazar İbrahim Es Sahari 2002 yılında yayınlanan kitabında özetle Amerika’nın Irak’a karşı savaşının gerçek sebebinin demokrasi getirmek, Irak’ın toplu imha silahlarına sahip olması ya da teröre karşı savaş olmadığını ancak Ortadoğu ve dünya petrolü üzerindeki hakimiyetini güçlendirmek olduğunu vurguluyor. Aynı şekilde Afganistan’a karşı savaşın da ABD’nin önümüzdeki 50 yıl boyunca İsrail’in güvenliğini güvence altına alabilmek için Orta Asya’dan Akdeniz’e uzanan bölgedeki petrol kaynaklarını kontrol altına alma ihtiyacı ile ilgili olduğunu ve 11 Eylül olaylarının kendisine sadece bahane oluşturduğunu dile getiriyor. Ancak Amerika’nın, bu olaylar meydana gelmemiş olsa bile bu planı eninde sonunda uygulayacağının da altını çiziyor.

Pakistan Eski Dışişleri Bakanı Niyaz Niak’ın, Pakistan’da yayınlanan ‘Darb Mümin’ isimli İslami gazeteye yaptığı açıklamalar da Mısırlı yazarın öne sürdüğü görüşü destekler niteliktedir. Zira Niak, Amerikan hükümetinden üst düzey yetkililerin, 2001 yılı Temmuz ayının ortasında, kendisine, Amerika’nın 2001 yılı Ekim ayında Afganistan’a karşı bazı askeri uygulamalara girişeceğini haber verdiğini söylemişti. Pakistanlı eski bakan, Amerikalı yetkililerin bu haberi kendisine Berlin’de BM gözetiminde, Afganistan’la özel iletişim içinde olan devletlerle düzenlenen konferans esnasında bildirdiğini ifade etti.

Niyaz, Amerikalı yetkililerin kendisine söylediklerini şöyle özetledi: “Usame Bin Ladin hemen teslim edilmezse, Amerika onu ve Taliban Hareketi Lideri Molla Ömer’i yakalamak ya da öldürmek için, askeri bir operasyon başlatacaktır.” Eski dışişleri bakanı, burada ön planda amacın Taliban Rejimi’nin devrilip yerine ılımlı Afganlardan oluşacak; başkanlığını eski Afgan Kralı Zahir Şah’ın yapması mümkün, geçici bir hükümet kurulması olduğuna işaret etti.

Pakistan eski dışişleri bakanı, Amerika’nın bu operasyonları, fiilen Amerikalı bir grup danışmanın mevcut bulunduğu Tacikistan’daki üslerinden başlatmak istediğini, Özbekistan’ın da bu operasyonlara katılacağını, 17 bin Rus askerinin de hazır halde beklediklerini belirtti. Operasyonlar Afganistan’a kar yağmaya başlamadan önce, yani Kasım ayının ortasında başlatılacaktı.

Eski Pakistan yetkilisi, Usame Bin Ladin’in İslam Emirliği tarafından ani bir kararla Amerika’ya teslim edilmesi durumunda dahi ABD’nin saldırı kararından vazgeçip geçmeyeceği hususunda ise tereddüdünü dile getirdi.

İngiliz yayın kuruluşu BBC de bir haberinde, Pakistanlı bir diplomatın şu sözlerini aktarmıştı: ‘Amerika henüz New York ve Washington saldırıları düzenlenmeden önce, Usame Bin Ladin ve Taliban Hareketi’ne karşı askeri operasyonlar başlatmayı planlıyordu.’ (8)

Bu açıklamalar doğrultusunda Amerika’nın öyle ya da böyle herhangi bir gerekçe ile Müslüman topraklara saldırmayı zaten planladığı anlaşılıyor. Peki Amerika için Afganistan’ı cezp edici kılan sadece petrol müydü? Hayır! Afganistan en büyük haşhaş ve afyon üreticisi ülkedir. Yine New York Times gazetesinin haberine göre Amerika, Afganistan’da 1 trilyon dolar değerinde el değmemiş maden yatakları keşfetmiştir!
Irak ve Afganistan halkının uğradığı zarar

Irak ve Afganistan’ın işgali neticesinde Müslümanlar büyük zarar gördü. Irak’ta bir buçuk milyondan fazla Müslüman öldürüldü. 2 milyondan fazlası göç etti. En az 5 milyonu yersiz-yurtsuz kaldı. İçlerinden yarısı mülteci olarak başka ülkelere sığındı. 2 milyon kadın dul, 5 milyondan fazla çocuk yetim kaldı. Nüfusun yarısı yoksul bir hayat sürüyor. Yetim kalan ya da fakir ailelerin çocuklarından bazıları organ tüccarlarının eline düştü. Gençler eroin bağımlısı yapıldı. Esir edilen kadınlara tecavüz edildi. Felluce’de kullanılan beyaz fosfor ve seyreltilmiş uranyum nedeniyle çocuklar artık sakat doğuyor. Yerle bir edilen altyapının imarı için Amerikan ve Siyonist şirketler yarışa girdi. Irak Bakanlar Kurulu, Amerikan Petrol Sahası Hizmetleri Şirketi Weatherford ile Zubair alanından ham üretimi yapılmasına olanak verecek tesisler kurulması için 843 milyon dolarlık anlaşmayı onayladı. İtalyan Eni, Amerikan Occidental Petroleum ve Güney Kore Kogas şirketleri de Zubair petrol alanının geliştirilmesi için 20 yıllık bir anlaşmaya imza atmıştı.

Afganistan’da 2011 yılı Eylül ayı itibariyle öldürülen sivil sayısı 12 bini buldu. Yersiz-yurtsuz kalanlarla mültecilerin sayısı ise 3.3 milyon. Afganistan bugün dünyanın en fakir ülkeleri arasında 5. sırada yerini alıyor. Nüfusunun ancak yüzde kırk ikisinin aylık gelisi 14 doları bulabiliyor. Kişi başına düşen gayri safi milli hasıla ise (GSMH) 330 dolar. Bu haliyle Afganistan sadece Angola’dan daha gelişmiş bir konumda gözüküyor. Her yeni doğan bin çocuktan 150’si ölüyor. Bu haliyle Afganistan yeni doğan ölümlerinde de dünyanın ikinci ülkesi olarak sıralamanın başlarında yerini alıyor. Her yüz bin anneden 1800’ü doğum sırasında ya da doğumla ilgili sorunlar nedeniyle hayatını kaybediyor. Böylece Birleşmiş Milletler’in anneler arasındaki ölüm oranı sıralamasında da ikinci sırayı alıyor. Çocukların dörtte biri beş yaşına gelmeden vefat ediyor.

Okuma oranı da aynı şekilde onlarca yıldır savaşların vurduğu ve gelişmesine olanak vermediği ülkede oldukça düşük. Erkeklerden yüzde kırk üçü kadınlardan ise sadece yüzde on ikisi okuma yazma biliyor.

Amerika iddia ettiği gibi bu ülkelere demokrasi ve gelişmişlik de getirememiştir.
Uluslararası Şeffaflık Örgütü’nün raporuna göre Afganistan yolsuzlukta dünyanın en kötü ülkeleri arasında yer aldı. Yani 178 ülke arasından 176. sırada!
Irak’taki durumu en güzel anlatan ise Irak Cumhurbaşkanı Yardımcısı Tarık El Haşimi’nin ülkesinden kaçmadan kısa bir süre önce düzenlediği basın toplantısında sarfettiği şu sözler olsa gerek: ‘Tarık El Haşimi’nin evi bugün korumasız duruma düştükten sonra; belli tarafların yağmalamasına ve saldırılarına maruz kalabilir. Kapılar açık! Durumu siz takdir edin. Bu konuyu Irak, Arap ve uluslararası kamuoyunun görüşüne bırakıyorum.
Bugün Irak’ta sıradan vatandaşa değil bir makama ve Irak Cumhurbaşkanı yardımcısı makamında oturan bir şahsa bu şekilde davranılıyor. Irak’ta meydana gelen facianın boyutunu tüm dünya bilsin! Vallahi ben Amerika Başkanı Obama’nın ‘Irak’ı demokratik, yargı dürüst, şekilde bıraktık. Orada şeffaflık var yolsuzluk yok’ açıklamasını garipsiyorum. Amerikan başkanı bu konuşmayla ne demek istiyordu? Irak’ın şu an yaşadığı gerçekliği mi kastediyordu? Ben üzgünüm.

Amerikan başkanı ise ya bu raporlarla kandırıldı (yanıltıldı) ya da bugün hakikatte mevcut olan objektif gerçekleri saklıyor. Ben cumhurbaşkanı yardımcısı olarak kendisine sesleniyorum. Benim evim bugün tanklarla çevrili. Sen hangi demokrasiden bahsediyorsun Obama?’

Şii bir bayan milletvekilinin kameralar karşısında ifşa ettiği yolsuzluk rakamları da aynı bağlamda; ülkenin içinde bulunduğu durumu gözler önüne seriyor: ‘2 milyar iki yüz yirmi yedi milyon Irak dinarı Irak Parlamento başkanı ve ofis müdürünün evinin döşenip hazırlanması için çalındı.’ (9)

Amerika’nın Afganistan ve Irak savaşlarındaki zararı

Amerika’nın 11 Eylül saldırılarından sonra ‘teröre karşı savaş’ adı altında Irak ve Afganistan’da başlattığı bu savaşlardaki zararları ise Irak İslam Devleti Sözcüsü Ebu Muhammed El Adnani tarafından ‘Asıl Şimdi Savaşın Zamanı Geldi’ başlıklı konuşmasında rakamlarla şöyle açıklanmıştır: ‘Amerika’nın Müslümanlarla savaşındaki beşeri, askeri ve ekonomik kayıpları tahammül edilemez hal aldı.

Beşeri kayıpları, Eski Savaşçıların İşleri Bakanlığı’nın açıklamasına göre Körfez Savaşı’ndan 2007 yılına kadar 73000 ölüye, yaralı sayısı ise 1 milyon altı yüz bine ulaştı.
Yani nerede ise Amerikan Ordusu’nun üçte biri! 40000 asker Afganistan ve Irak’ta gördükleri ve duyduklarından dolayı yaşadıkları korku nedeniyle Kanada’ya kaçtı.

Askeri açıdan ise: Amerikan Ordusu askeri cephaneliklerinden büyük kısmını kaybetti.
Amerika Savunma Bakanlığı’nın Kongre için hazırladığı bir rapora göre Marine’s güçleri Afganistan ve Irak’ta teçhizat ve donanımının yüzde ellisini tüketti, kara kuvvetleri de donanımının yüzde kırkını, hava kuvvetleri de imkanlarının yüzde otuzunu kullandı. En önemli yirmi tür teçhizat ve donanımının hazır olma durumu geriledi.

Alanda mevcut destek ve yardım stokundan sadece yüzde yedi oranındaki ana donanım gerekli görevleri karşılayabilir durumda.

Askeri hasarların boyutunu ifade edebilmek için demokrat parlamenterlerin 2006 yılı Temmuz ayında Bush’a gönderdikleri ve içinde şu ifadeleri kullandıkları mektup yeterlidir:
‘Ordunun muharebe tugaylarının üçte ikisi teçhizat eksikliği nedeniyle savaşa hazır değil.’
Aynı şekilde Kongre Bütçe Ofisi’nin 2007 yılındaki çalışmasında yer alan tahmine göre ordunun her platformdan kaybettiği ve hızlı bir şekilde telafi edilmesi gereken parça sayısı yaklaşık üç yüz bin.

Amerika’nın ekonomik kayıplarına ve ülkeye –saklayamayacak duruma geldikleri- etkisine gelince: Amerika, ‘teröre karşı savaş’ denen savaşa resmi olarak 2000 yılında girdi. ABD’nin genel borcu 5700 milyar dolardı.

2011 yılının sonlarında 15 bin milyar dolara ulaştı. Yani Amerika’nın gayri safi milli hasılasından %100 daha fazla.

Geçen 30 Eylül’de yani mali bütçe yılı sonunda bütçe açığı 1300 milyar dolara ulaştı.
Aşırı harcamalara delil olarak; Amerikan Dergisi Foreign Climate Precedes’in 2008 yılında yayınladığı bir rapora göre Amerika’nın Irak’taki askeri harcaması bir dakika içinde 371000 dolara ulaştı.

Yani her üç dakikada bir milyon dolar. 2001 yılında Amerika’nın ekonomisi dünya ekonomisinin üçte birini temsil ediyordu.

Bugünse ancak dörtte birini temsil edebiliyor. 2011 yılının ortasında Çin’le ticaret açığı 96 milyar dolara ulaştı.

2010 yılının ortasında bireylere borcu ise 16500 milyar dolara vardı. Akıllı kredi kartına borcu da yine 2010 yılında 846 milyar dolara ulaştı.

Özetle: Amerika, savaş nedeniyle ekonomik açıdan ölüyor.

Dağılıp çökmesi artık yakındır Allah’ın izniyle. Amca Sam’in önünde artık iyisi bile acı olan iki seçenekten başka alternatif yoktur.

Biri: Sonucunda Amerika’nın para biriminin ve Amerika’nın çökeceği; hiçbir ekonomik kısıtlama ya da kanun olmadan kağıt para basımı.

İkincisi: Vergileri çok yüksek oranlara çıkarmak ki bu da Amerikan toplumu içinde çatışmalara, onun sonucunda da dağılmasına yol açar. Bu zaten ‘Wall Street’i işgal edin’ hareketinin ortaya çıkmasıyla olmuştur.

Obama ülkesinin mali bir kriz yaşadığını, ülkesinin ekonomisinin yaşamakta olduğu bu krizi aşabilmek için acil bir elektrik şokuna ihtiyacı olduğunu söylediğinde bu ölümü itiraf etmiştir.’ (10)
11 Eylül’ün dikkat çekici sonuçlarından birine ise İsrail Maarif gazetesi işaret ediyor. Gazetenin geçtiğimiz yıl 11 Eylül Olayları’nın 10. yıldönümü münasebetiyle yayınladığı rapora göre son on yılda Amerikalılar arasında İslam’a girenlerin oranında büyük artış görüldü.

Amerikan-İslam İlişkileri Forum’unun verilerine göre saldırılardan sonraki ilk yıl 34 bin Amerikalı Müslüman oldu. Son on sene zarfında İslam’a girenlerin yıllık ortalaması yaklaşık 20 bin Amerikalı. Müslüman olanların yüzde 80’ini kadınlar oluştururken yüzde 20’sini erkekler oluşturuyor.
Geçtiğimiz ayın sonunda ‘Tecemmu’ Et Tavaif El Yevm’ tarafından yayınlanan ‘Cami 2011’ adlı belgeye göre Amerika’da son on senede camilerde de yüzde 74 oranında artış görüldü. Başkent Washington’a ek olarak toplam 50 eyaletteki camilerin sayısının 2106’yı bulduğu ifade edildi. Böylece 11 Eylül saldırılarından bir sene öncesine oranlar camilerin sayısı yüzde 74 artmış oldu. 2000 yılında ülkedeki toplam cami sayısının 1209 olduğuna işaret ediliyor.
11 Eylül saldırılarının üzerinden tam 11 yıl geçti. Ancak 11 Eylül saldırılarından konuşmaya başlamadan önce 11 Eylül öncesinin derinlemesine irdelenip gerçeklerin tüm çıplaklığıyla okurlara sunulması, bu konuda tartışabilmek için şüphesiz en iyi başlangıç noktası olacaktır!

Timetürk

Posted in Dünya Gündemi, Gerçekler, Madalyonun Öteki Yüzü, İstihbarat | Etiketler: , , , , , , , | Leave a Comment »