Ceviz Kabuğunu Dolduran Konular

Tarihe düşülen not

  • Anket

  • Son Tweetler

  • Kategoriler

  • Yararlı Linkler

Archive for the ‘İlginç’ Category

Kıyıda kalmış ilginç olaylar

Gölgenin Gölgesi

Posted by Emi[R]ates™ Ekim 28, 2012

Bir şeyin olmasını veya olmamasını temennî ederiz. Bu durumda temennî etmiş olduğumuz o şey, henüz ne olmuştur, ne de olmamıştır. Olacaktır veya olmayacaktır; bizim yaptığımız sadece bir şeyin olmasını veya olmamasını temennî etmekten ibarettir.
Olumlu temennîler olduğu gibi, olumsuz temennîler de vardır; hayrı da temennî eden biziz, şerri de… Temennî’nin iyisi, kötüsü olmaz esasında; iyi ya da kötü olan, temennî edilen şeyin kendisidir. İyi şeyleri temennî ediyorsak, iyi temennîlerde, kötü şeyleri temennî ediyorsak, kötü temennîlerde bulunuyoruz demektir; dua ve beddua gibi yani.
Her ikisi de bir şeyin olmasını istemenin, bir şeyin gerçekleşmesini arzu etmenin bir şekli. Fakat iyi dikkat edilirse, bir şeyin olmamasını temenni etmek yokluğu; olmasını temennî etmek ise varlığı temennî etmektir; ilki kötü, ikincisi iyidir.
 
 
Temennî sözcüğünün genellikle “iyi temennî” anlamında kullanıldığı düşünülürse, niçin olumlu anlamının öne çıktığını anlamak da kabil olur sanırım. Nitekim İngilizce’de wishful thinking diyorlar; Türkçe karşılık olarak da sözümona “iyi niyet duyguları” veya “arzu dolu düşünceler” türünden belli-belirsiz mânâlar veriyorlar. Aslında hüsn-i kuruntu da denebilir, lâkin son tahlilde kastedilen temennîdir, köşeli zekâlarâ göreyse iyi temennî.
En iyisi mi biz varlığın esas itibariyle iyi, yokluğun ise kötü olduğunu aklımızdan çıkarmayalım.
Yokluk, varlığın olmama hâlidir; kötülük de iyiliğin olmama hâli; tıpkı hastalığın sağlığın olmama hâline denmesi gibi. Zevk ile elem de böyle değil mi? Elem nedir? Elbette zevkin (hazz ve lezzetin) olmaması, yani yokluğu.
Adımlarımızı yavaşlatalım ve bazı temennî cümlelerinin anlamını kavramaya çalışalım:
Benim var ama onun niye olsun!?
Bu cümlede dile gelen temennî, doğrudan kıskançlık hâlinin bir ifadesi. Çünkü temennî sahibi, kendisi için ‘var’ olanın, başkası için de ‘var’ olmasını istemiyor. Bir şeyi (varlığı) kendine hak görürken, başkasından esirgiyor. Kendisi için varlık, başkası için yokluk diliyor. “Ben istiyorum ama o istemesin!” diyen, istemenin kendisi için varlığını tasdik ederken, aynı isteği başkasından selb etmekle varlığı ondan esirgemiş olur.
Yağmurlu bir havada arabasıyla evine giden birinin yolda ıslanan insanları gördüğünde hissettiği tatmin duygusu, kıskançlık denilen hâlin bir neticesidir; adalet ve merhamet duygusundan yoksunluktur. Kıskançlık kısmak’tan gelir. Esirgemekten. Annenin yavrusunu kıskanması ve/veya esirgemesi, onu başkalarıyla paylaşmaktan kaçınması anlamına gelir.
Kıskançlık, hayatını zor kazananların, aynı zorluğu çekmeyen en yakınlarına karşı bile bu tür duygular hissettikleri, nefsin iyice büzüşmesinden, keçeleşmesinden kaynaklanır.
İlimde böyle temennîlere yer yoktur; zira ilim herkese yeter. Yetmediğini düşünenler, aslında şöyle demektedirler:
Benim yok ama onun da olmasın!
Bu cümlede dile gelen temennî, bir öncekinden biraz farklı; zira temennî sahibi, kendisi için ‘yok’ olanın, başkası için de ‘yok’ olmasını istiyor. Biz işbu hâle hased adını veriyoruz. Türkçesi, çekemezlik. Çoğunlukla kıskançlık’la karıştırılır. (Negation sorunu olanlar için çekememezlik.)
Hasetçi, kendisinin mahrum olduğu şeye bir başkasının sahip olmasını istemez; kendisi için yok olanın, başkası için var olmasına tahammül edemez. Başa beladır. Derdi bir ömür boyu sürer.
Burada durum tersine dönmüştür; yağmurlu bir havada arabasıyla evine giden birini görünce, yolda ıslanan kişinin, arabalı zâtın da kendisi gibi ıslanmasını arzu etmesi, hased duygusunun eseridir. Yoklukta eşitlik hissiyâtı, başkalarının sahip olduğu varlığın/varsıllığın sebeplerine yönelik eleştiriyle ilgili değildir; bilâkis varlığın başkasıyla irtibatıyla alâkalıdır.
Benim var ama onun da olsun!
Bu temennî cümlesi, umumiyetle kıskanma ve esirgeme duygularına yenik düşmemiş nefislerin tokluğuna delâlet eder. Cömertlik diyemiyoruz; zira cömertlik, kendi malından/mülkünden verenlere özgü bir hâldir. Meselâ aşevi önündeki kuyruktayken, kendi elinde olan dolu tencerenin, başkalarının elinde de olduğunu görünce nasıl ki bazı yoksulların gönlünü sevinç kaplıyorsa, varlığı paylaşmanın zevkine varmış olanların gönlü de kendilerinde ve kendileri için var olanın, başkalarında ve başkaları için de var olmasından sevinç duyar.
Bu hâl her zaman lütuf ve ikram duygusunun yüceliğinden kaynaklanmayabilir; varsılların önemli bir kısmında görülen böylesi zahirî tokluklar, acıma duygusunun veya gelecek endişesinin şekil değiştirmiş bir  hâlidir. Hakikî ve muteber formu biraz farklıdır. Şöyle ki:
Benim yok ama bari onun olsun!
Bu cümlede dile gelen temennî, kendisinde var olana istinaden başkaları için de varlık talebinde bulunmak değil, aksine kendisindeki yokluğa rağmen, hatta yokluğun rağmına başkaları için varlık talebinde bulunmaktır. Tabiatıyla hasedin tam da zıddıdır. “Onun var ya, varsın benim olmasın!” demenin bir şeklidir. Rıza makamının meyvelerindendir; yemesini bilene aşk olsun!
Onun var ama benim de olsun!
Bu istek, kişinin kendi hakkında da varlığı temennî etmesinden neşet eder; imrenme duygusunun eseridir ve gayet masumânedir. Çünkü yokluğa değil, varlığa çağrıdır. Binaenaleyh başkasında ve başkası için var olanın, kendisi için de var olmasını taleb etmek hem meşrû, hem makbuldür; heves etmek ise meşrûdur ve fakat makbul değildir. Temennî sahibinin daha önce kendisi için liyakat da temennî etmesi gerekir. Aksi takdirde imrenme kişinin kendisine zarar verir; başkasına ise zararı yoktur.
Varlık Hz. İnsan için vardır, tek tek insanlar ise varlıktan değişik derecelerde pay alırlar. O halde her insan teki, hakikati gereği her hakkı taleb etmekte haklıdır; hüviyeti içinse önce liyakat kesb etmeli, sonra liyakatının karşılığını taleb etmeli.
Ne var ki müsavatın hakikata nisbetle, adaletin ise hüviyete nisbetle tahakkuk etmiş olduğundan gaflet edenlerin miktarı, kuklaların miktarıncadır.
Onun yok ama yine de benim olsun!
Bu, bâtınan hayırlı bir temennînin ifadesi değildir, azimli ve gayretli olmanın eseriyse hiç değildir. Dünya ehli arasında sıkça rastlanan hırs, ihtiras ve tama(h)ın maskesidir. Cimrîliğin yeğenidir. Siyasetçilerin ve tüccarların gıdasıdır. Güya ulaşılamaza ulaşmak sanılan sanatımsının zehridir. Yeni ergenlerde rastlanılan bir tür uykudayken uyanıklık alâmetidir. Lâkin hep düşlenilen başka, ulaşılan çok daha başkadır.
Onun yok, o halde benim de olmasın!
Bu sonuncu temennîyi açıklamasız bırakıyoruz ama açıkta bırakmıyoruz. Sadece varlık çeşmesinden gelene kanaat edenlerin, halk arasında yok iken, Varlık’ın nûruna da, nârına da rıza verenler arasında var olduklarını hatırlatıyoruz.
Hayat bu, görünüşte bir varmış, bir yokmuş, hem varmış, hem yokmuş ve fakat hakikatte ne varmış, ne yokmuş.
O halde gölgenin gölgesi olmamıza izin ver ey YÂR!

Dücane Cündioğlu

Reklamlar

Posted in Gerçekler, İlginç, İslami Yazılar | Etiketler: , , , | Leave a Comment »

İsim Hakkı

Posted by Emi[R]ates™ Ekim 14, 2012

 

Uçakta önümde oturan kadın, kucağındaki çığlık çığlığa bebeğini yol boyunca teskin edemedi. Hâline üzüldüm. Etraftan of pof çekenlere kızdım. Kadıncağızı biraz rahatlatmak için “Delikanlının adı ne” diye sordum. Kadın “Cenk Efe” dedi. “Sen belayı kendi ellerinle çağırmışsın evladım” diye içimden geçirip yana döndüm. Musibeti kendi isteyene merhamet edilmez. Bir adı Cenk bir adı Efe olan bir çocuğun ciyak ciyak ağlaması ne ki. Uçağa zorunlu iniş yaptırmadığına şükretmeliyiz.
Çirkin bir Yusuf ya da aşırı yaramaz bir Halim, Selim gören oldu mu? Lütfen Sultan Selim diyip Ramazan Hoca’yı çürüttüğünüzü zannedip erken kutlamaya başlatmayınız. Bir kere onun ön adı Yavuz. Yavuz her türlü Selim’i döver. Şu anda Muhteşem Yüzyıl’da sekiz yaşlarında sarı kafalı bir oğlan olan II. Selim’e, sonra hayatı şiir yazarak geçmiş III. Selim’e bakınız.
Gözle görebildiğimizin dışında da bir gerçeklik olduğuna inanan biz iman sahipleri için bu tartışmasız bir gerçek. Ağzımızdan çıkan her kelime aynı zamanda duadır. Çocuğuna “Selim” diye seslenmek onun selim bir insan olması için dua etmektir.
İşin ruhlar boyutunu geçelim. Bir insana kırk defa deli dersen deli olur. Dört beş kişi birden bir adama “ya sen hasta mısın?” dese adam fenalık geçirebilir. Bir çocuğa kırk değil kırk milyon kere adı ile hitap edildiğini, dört beş kişi değil en az dört yüz beş yüz kişinin ismiyle çağırdığını düşünürsek ne demek istediğim daha iyi anlaşılır.
Kısacası, isimlerimiz bir şekilde ruh dünyamızı, karakterimizi, dolayısıyla tüm hayatımızı etkiliyor.
Çocuklarımız bizim bir hobimiz, bir eşyamız değil, Allah’ın bize emanetleridir. İsim vermek bir anne-baba fantezisi gerçekleştirme alanı olmamalı. Eylemde tanışan, eylemden doğuma giden çiftlerin tercihi, Eylem, Devrim gibi isimler ömür duvarına silinmez boya ile yazılmış sloganlar gibi. Devrimlerin, Evrimlerin İlahiyat Fakültesi’nde fıkıh profesörü olma ihtimali daha en başından engellenmiştir. Diğer taraftan; küffarın kanını akıtmadan şu dünyadan göçmemeye yeminli bir babanın opera sanatçısı oğlu Mücahit’in “Müco” kısaltmasıyla durumu kurtarmaktan başka çaresi kalmayacaktır.

Hep anne-baba haklarından söz edilir. Evlatların da anne-babaları üzerinde hakları var. Bu haklardan biri de anne-babanın çocuğa güzel bir isim koymasıdır. Anne-babaya öf bile demeyeceksin, adı Saddam, Yakarış, Özleyiş, Satılmış, Döndü olanlar hariç. Onlar “öffff” de diyebilir, “pöfff” de…
Yere düşmüş bir Arapça gazeteyi üç kere öpüp alnına koyup yüksek bir yere kaldıran, Arapçaya çevrilmiş Das Kapital görse heybeye koyup duvara asacak kadar konuya duyarlı halkımız için iyi isimin tanımı “Kuran’da geçiyor”dur.
Bir ismin iyi olması için Kuran’da geçmesi yeterli zannedilir.
Fonetiği kulağa hoş gelen bir bağlaç, bir zamir, bir edat olabilir.
Kuran-ı Kerim’in okunuşundaki ahenkli musikiden kaynaklı zengin prozede sayesinde bir kelimenin son, diğerinin ilk hecesinin birleştirilmesiyle manasız bir sözcük demeti bir Müslüman ismi olarak karşımıza çıkabilir. (İstiklal Marşı’ndaki “lardayüzen” gibi)
Kuran’da geçen ve “Üzerine” manasına gelen Aleyna mı, Kuran’da geçmeyen ama Allah’ın yarattığı en zarif çiçek olan Nilüfer mi ahrette anne-babasından hakkını isteyecek? Yorumu size kalmış.

Ramazan Rasim

Posted in CKD Haberler, İlginç | Etiketler: , , , , , | Leave a Comment »

Emniyet Kemeri takmak sünnet midir?

Posted by Emi[R]ates™ Eylül 11, 2012

 

Son Peygamber! Bizler, insanlık tarihi boyunca gönderilmiş olan peygamberlerin sonuncusuna ümmetiz. Bir daha Peygamber gelmeyecek, bir daha vahiy inmeyecek. Dinimizin kitabını okurken, bu gerçekle okumak zorunda olduğumuz gibi, Peygamberimizi örnek almaya çalıştığımızda da, bu gerçeği aklımızdan çıkartamayız.

Yüzbinlerce, hatta milyonlarca yıl bile geçse, insanlığın ebedi saadeti için örnek alacağı insan değişmeyecek. Elimizde ki kitap nasıl son kitap ise, önümüzde örnek olan Muhammed Mustafa’da (as) son Peygamberdir.

Bu gerçekler, 1400 yıl önce çölde yaşayan bedevi Arap toplumu için ne kadar geçerli ise, 2000’li yılları yaşayan bizler için de en az o kadar geçerlidir. Köy hayatında yaşayan insanlar için örnek alınacak kişi ile metropol hayatında yaşayan insanlar için örnek alınacak kişi, aynı kişidir.

Ulaşımın, deve ve atlarla yapıldığı bir coğrafya ve zaman diliminde yaşayanlar için de, en büyük örnek peygamberimizdir. Ulaşımın arabalarla yapıldığı yer ve zaman diliminde yaşayanlar için de örneklik değişmeyecek. Belki yüz yıl sonra uçan arabalarla yolculuklar yapılmaya başlayacak. Kim bilir belki de, insanın ve eşyanın ışınlanarak başka yerlere gidebileceği zaman dilimini de görecek insanlık.

İnsanın kullandığı teknoloji değişince, bu teknoloji hayatımızın birçok alanını değiştiriyor. Deve yerine araba, çöl yerine asfaltlarda yolculuk yapıyoruz.

Zaman ve teknoloji ne kadar değişirse değişsin, Nebevi Sünneti doğru okuyanlar, Peygamberlerini yaşadıkları çağa taşıyabilir ve insanlığın yaralarını merhem üretebilirler.

Emniyet kemeri

Bir dost meclisinde, ‘Emniyet kemeri takmak sünnet midir?’ sorusunu sorduğumda, herkes yüzüme tuhaf tuhaf baktı. En klasik tepki, çok çabuk geldi. ‘Peygamberimiz zamanında araba yoktu ki, emniyet kemeri takmak sünnet olsun!’ Bir müddet yorum yapmayan başka bir arkadaşım, yapılan birçok yoruma kızdığı için, ‘Ne Sünneti be kardeşim, emniyet kemeri takmak, özellikle de uzun yolda hız yaparken, Sünnet-i Müekkede (kuvvetli sünnet) hükmündedir’ dedi.

Bende, o arkadaşımla aynı kanaatteyim. Emniyet kemeri takmakta sünnettir, kırmızı ışıkta durmakta. Aşırı hız yaparak, kendinin ve başka insanların hayatını tehlikeye atmak, caiz değildir.

Terör olaylarından daha çok, trafik kazalarında can ve mal kaybı yaşadığımız gerçeğini de göz önünde bulundurursak, bu bakış açısının ne kadar önemli olduğunu daha iyi anlarız.

Peygamberimizi, 632 yılında Mescidi Nebevi’ye defnedip, peşinden sadece Salavat göndermeyi, O’nu örnek almak sanan kafa yapısından kurtulmak zorundayız.

‘Ben böyle bir fetvayı hiçbir mezhep imamının kitabında görmedim!’ diyenlere cevap veremeye bile tenezzül etmem.

Tedbir almak sünnettir

Birçok ölüm ve yaralanmanın, tedbirsizlikten kaynaklandığını hepimiz biliyoruz. Tedbir almadan ‘Beni Allah korur!’ demek, Müslüman’ca bir bakış açısı değildir. ‘Önce tedbir sonra tevekkül’ kuralı, Nebevi sünnettir. ‘Devenizi sağlam kazığa bağlayın. Sonra Allah’a tevekkül edin!’ diyen bir Peygamberin ümmetiyiz.

Yüzüklerin efendisi değil, insanlığın Efendisi!

Yaşadığı zamanı doğru okuyamayan insanlar, Hz. Peygamberi ve sünnetini hep aynı örneklerle anlatırlar. Hayatı boyunca hiç deve görmemiş, deve görme ihtimali de zayıf olan bir genç, Hz. Peygamberi hep ‘çöl iklimi’ örnekleriyle dinliyor. Çöl iklimi örneklerini dinleyip, şehir hayatında yaşayan bir genç, yaşadığı yerde Peygamberin sünnetini örnek almaya alışamıyor.

Peygamber Efendimizi anlatırken, yüzlerce yıl önce çadırlarda yaşayan, develerle yolculuk yapan, çöl yolculuğunda hem yürümeye hem de hayvan saldırılarına tedbir için elinde asa ile gezen, olağanüstü güçleri olan, mübarek yaşlı bir zat gibi anlatmaktan vazgeçmek zorundayız. Yüzüklerin Efendisi gibi filmlerde, ‘her şeyi bilen, olağanüstü güçleri olan yaşlı adamlar’ gibi bir Peygamber tasavvuru oluşuyor, gençlerin zihninde.

Deve gibi bir yol aracını, sağlam bir kazığa bağlamayı tavsiye eden Hz. Peygamber, ‘Eşrefi Mahlukat’ olan insan canı için, sağlam tedbir almayı tavsiye etmez mi?

Emniyet kemeri takmakta sünnettir, kırmızı ışıkta durmakta.

Bu gerçeği anlamayanlar, Nebevi Sünneti yaşadıkları çağa taşıyamazlar.

 

Sait Çamlıca

Posted in İlginç, İslami Yazılar | Etiketler: , , , , | 1 Comment »

Sayın H1N1 virüsü biyolojik silah olabilir mi?

Posted by Emi[R]ates™ Aralık 24, 2009

domuz gribi

Hem bizde hem birçok ülkede domuz gribi virüsünün biyolojik bir silah olabileceği ileri sürüldü. Hele de Finlandiya eski Sağlık Bakanı Dr. Rauni Kilde’ nin domuz gribi hakkında yaptığı açıklamalar yenilir yutulur cinsten değildi.

Birçok ajans tarafından geçilen haber aynen şöyle:

‘’Domuz gribi aşısının bir aldatmaca olduğunu itiraf eden Dr. Kilde, “Bu aşı ile mümkün olduğunca dünya nüfusunun çoğu öldürülmek isteniyor” dedi.

Bu düşüncenin eski ABD Başkanlarından Henry Kissinger’ e ait olduğunu söyleyen Dr. Kilde, 14-15 Mayıs 2009 tarihinde yapılan Bilderberg toplantısında bu kararın alındığını belirtti.

Dr. Kilde, bir televizyona yaptığı açıklamasında, “ABD, hiçbir maddi kayıp yaşamadan hatta milyarlarca dolar kazanarak dünya nüfusunu üçte iki oranında azaltmayı hedeflemektedir” diye konuştu.

Dünya Sağlık Örgütü’ne domuz gribinin ölümcül bir salgın olduğu yönünde beyanda bulunması için baskı yaptıklarını belirten Rauni Kilde, “Böylece aşıyı tercihli değil zorunlu yapmak istiyorlardı. Özellikle hamile kadınların ve çocukların ilk önce aşı ile zorunlu tutulması gelecek nesilleri hedeflediğini göstermektedir” açıklamasında bulundu.

Finlandiya hükümetinin sınıflandırmayı kabul etmediğini ve hastalığın derecesini normal hastalık olarak gösterdiğini ifade eden Kilde sözlerini şöyle sürdürdü; “Hiç kimse aşının bir yıl, beş yıl ya da 20 yıl sonra ne gibi etkilerinin olacağını bilmiyor: Mutlak kısırlık mı? Kanser mi? Ya da ölümcül herhangi bir hastalık mı?”

Dr. Rauni Kilde, “Amerikan yönetimi ileride bundan dolayı doğacak herhangi bir sıkıntıdan dolayı ilaç şirketlerine bir sorumluluk yüklenmemesi için şimdiden önlemini aldı ve onları tüm sorumluluklardan muaf tuttu. Bu bile işin ciddiyetini göstermeye yeter” dedi.’’

Bu iddianın ve buna benzer diğerlerinin doğru olup olmadığını bilemem. Bunlar tıbbi konular değil ama şu bir gerçek ki biyolojik silahlar tabii ki var ve bunlar üzerinde de çok çalışılıyor.

Biyolojik silahların mantıki olarak sadece belirli bir bölgeyi, mesela bir kasabayı, bir şehri etkileyebilecek özellikte olması beklenir. Grip virüsü gibi herkese bulaşabilen, tüm dünyaya yayılabilecek olan bir mikrobun biyolojik silah olması akla yatkın gelmiyor, çünkü bu silahın dönüp dolaşıp onu yaratanı da vurması kaçınılmazdır. Bazı film ve romanlarda gördüğümüz gibi, kendileri de dâhil tüm dünyayı hasta etmek hatta ortadan kaldırmak isteyebilecek bir takım ruh hastaları olabilmesi de mümkündür; buna da bir şey diyemem.

Netice de sayın H1N1 virüsü biyolojik bir silah olabilir mi olamaz mı bilemiyorum: Bu, tıbbi bir konu değil ama bu salgının bazı kesimler tarafından ‘ekonomik bir silah’ olarak kullanıldığından hiç şüphe duymadığımı tekrar belirtmek isterim. Azu eden bir önceki yazımı okuyabilir.

DOMUZ GRİBİ SALGINININ HİÇ Mİ OLUMLU BİR TARAFI YOK?

Sağlık Bakanlığı’ nın bugünkü açıklamasına göre bizde 4 milyon insanın domuz gribi geçirdiğinin tahmin edildiği bildirildi. Bu 4 milyon kişiye domuz gribi geçirdi yerine başlarına talih kuşu kondu demek pek de yanlış olmaz. Bakın neden?

BİR: Sayın H1N1’ in öldürücülüğü en azından mutad gribinki kadar olmuş olsaydı bugüne kadar 10 bin değil 100 bin kişi ölmüş olacaktı. 1918 senesindeki İspanyol Gribi salgınına yol açan H1N1 kadar olsaydı on milyonlarca insan dünya değiştirecekti.

İKİ: Bazı epidemiyologlara göre önümüzdeki kış mevsiminde her sene hastalık yapan mutad grip virüsleri ortaya çıkmayacak veya çıksalar da çok etkili olmayacaklar. Bu sayede her sene 250 bin-500 bin insanın ölümüne yol açan bir hastalıktan korunmuş olacağız.

ÜÇ: Milyonlarca insan domuz gribi geçirerek bu virüse bağışıklık kazandılar. Bu iki açıdan çok önemli. Birincisi hastalığın sağladığı bağışıklık aşınınki gibi kısa süreli değil, ömür boyu sürüyor. İkincisi, hastalık geçirilerek kazanılan bağışıklık aşıda olduğu gibi sadece belirli bir grip virüsüne karşı değil başka grip virüslerine karşı da koruma sağlıyor. 1957 senesinden önce doğanların domuz gribine yakalanmamaları ve yakalansalar dahi hafif atlatmaları bu kişilerin seneler önce sayın H1N1 virüsüne yapısal olarak benzeyen bir grip virüsü ile hastalık geçirmeleriyle açıklanıyor.

ÜÇ: Domuz gribi geçirenler H1N1’ de büyük bir mutasyon oluşması durumunda ve yeni bir domuz kaynaklı virüsün yapacağı salgında da aşı olanlara göre daha şanslılar. Çünkü böyle bir mutasyon sonucu oluşacak olan yeni virüse karşı aşının etkisi olmayacak ama hastalığı geçirenlerin virüse karşı en azından ‘nispi bir direnç’ gösterecekleri umuluyor.

GELELİM NETİCEYE

Keşke sayın H1N1 virüsünün sebep olduğu hastalığa ‘talih kuşu gribi’ denseydi, sanıyorum kafalar karışmayacak ve tüm dünya rahat etmiş olacaktı. Kaçan kuşlar da fırsatlar da büyük oluyor nitekim!

Prof. Dr. Ahmet Rasim Küçükusta

Posted in CKD Haberler, Dünya Gündemi, Madalyonun Öteki Yüzü, Türkiye Gündemi, İlginç | Etiketler: , , , , | Leave a Comment »

UBS paraları vermiyor

Posted by Emi[R]ates™ Ağustos 25, 2009

Amerika ile yapılan anlaşma sonrası UBS’nin gizli hesapları deşifre etmesinden korkan Türkler paralarını çekmek istedi. Ancak İsviçreli banka buna izin vermedi…

ABD ile İsviçre arasında imzalanan UBS’deki gizli hesapların açıklanmasına ilişkin anlaşmanın, ‘zulacılar’ arasında paniğe neden olduğu ortaya çıktı. Söz konusu bankada, 60 milyar dolarlık hesabı bulunan Türk patronların da anlaşmanın ardından bu bankadaki hesaplarını çekmek istedikleri ancak yoğun talep nedeniyle altı ay sonraya randevu verildiği belirlendi. Bu durum karşısında paniğe kapılan zulacı patronların, ekonomi birimlerine, “Bizim arkadaşın başına böyle bir olay gelmiş, yardımcı olur musunuz” diyerek başvurdukları bildirildi.

PARAYI ÇEKMEK İÇİN KOŞTULAR

ABD ile İsviçre arasında imzalanan anlaşmanın ardından zulada yaşananlar şöyle: Star’ın ekonomi kaynaklarından edindiği bilgiye göre, ABD ile İsviçre arasında UBS’deki hesapların açıklanması konusunda imzalanan anlaşmanın ardından, bu ülkede parası olan zulacıların paniğe kapılarak paralarını çekmek için bankalara koştuğu ortaya çıktı. Sırdaş hesapları ile ünlü UBS’nin ise, yoğun nakit çekimi talebi nedeniyle zor durumda kaldığı, talepleri karşılayamadığı bildirildi. Zulacıların paniğe kapılarak, UBS’den paralarını çekmek istemesine ilişkin bilgiler, ilginç bir gelişme sonucunda ortaya çıktı.

‘BİR ARKADAŞIN PARASI VARMIŞ!’

ABD ile İsviçre arasında imzalanan anlaşmanın ardından, Hazine Müsteşarlığı’na, Maliye Bakanlığı’na ve BDDK’ya zulalarla ilgili ilginç yardım talepleri gelmeye başladı. Bazı patronlar, ekonomi bürokratlarına, “Bizim bir arkadaşın UBS’de parası varmış. Parayı Varlık Barışı Projesi kapsamında Türkiye’ye getirmek istiyor. Ancak banka, üç ay altı ay sonraya gün veriyormuş. Parasını çekemiyormuş. Sizin bir girişiminiz olabilir mi?” şeklinde yardım talebinde bulundular. Bu durumdan şüphelenen ekonomi bürokratları, konuyla ilgili olarak dolaylı yollardan bilgi topladılar.

Yapılan araştırmada, ABD ve İsviçre arasında UBS’deki hesapların açıklanmasına ilişkin anlaşma yapılmasının ardından bu bankada parası olan Türk patronların paralarını çekmek için harekete geçtiği tespit edildi. Ancak bankanın, zulaların çekilmesi konusunda gelen yoğun talepleri karşılamadığı için, müşterilerine üç ay hatta altı ay sonraya randevu verdiği belirlendi. Yine bu araştırma sırasında, Türkler’in bu bankadaki hesaplarının büyük kısmının, ‘altın hesabı’, ABD tahvili olduğu belirlendi. Yine bu bankada birçok ünlü ismin kiralık kasasının da bulunduğu tespit edildi.

KİRALIK KASAYA BİLE VİZE YOK

Bankanın, ABD ile anlaşmanın ardından, kiralık kasaların açılması için gelen talepleri bile geri çevirdiği, kiralık kasaların açılması konusunda da ileri bir tarihe randevu verdiği belirtildi. Bu durum, UBS’de ve İsviçre’nin diğer bankalarında hesabı bulunan Türk patronlarında ‘paramız gider mi’ endişesinin doğmasına neden olduğu kaydedildi.

Kimse ‘param var’ diye ortaya çıkmıyor

Üst düzey ekonomi yetkilisi, aslında bir çok iş adamının panik halinde olduğuna ilişkin duyumlar aldıklarını belirterek, ancak bu paraların gizli yollardan yurt dışına çıkarıldığı için hiçbir iş adamının “Benim İsviçre’de param var” diyemediğini söyledi. Üst düzey yetkili, yurt dışında parası bulunan kişilerin yapacakları en iyi işin, Varlık Barışı’ndan yararlanarak paralarını yurda getirmeleri olacağını bildirdi.

Star


Posted in Dünya Gündemi, İlginç | Etiketler: , , , | Leave a Comment »