Ceviz Kabuğunu Dolduran Konular

Tarihe düşülen not

  • Anket

  • Son Tweetler

  • Kategoriler

  • Yararlı Linkler

Archive for the ‘İslami Yazılar’ Category

Gölgenin Gölgesi

Posted by Emi[R]ates™ Ekim 28, 2012

Bir şeyin olmasını veya olmamasını temennî ederiz. Bu durumda temennî etmiş olduğumuz o şey, henüz ne olmuştur, ne de olmamıştır. Olacaktır veya olmayacaktır; bizim yaptığımız sadece bir şeyin olmasını veya olmamasını temennî etmekten ibarettir.
Olumlu temennîler olduğu gibi, olumsuz temennîler de vardır; hayrı da temennî eden biziz, şerri de… Temennî’nin iyisi, kötüsü olmaz esasında; iyi ya da kötü olan, temennî edilen şeyin kendisidir. İyi şeyleri temennî ediyorsak, iyi temennîlerde, kötü şeyleri temennî ediyorsak, kötü temennîlerde bulunuyoruz demektir; dua ve beddua gibi yani.
Her ikisi de bir şeyin olmasını istemenin, bir şeyin gerçekleşmesini arzu etmenin bir şekli. Fakat iyi dikkat edilirse, bir şeyin olmamasını temenni etmek yokluğu; olmasını temennî etmek ise varlığı temennî etmektir; ilki kötü, ikincisi iyidir.
 
 
Temennî sözcüğünün genellikle “iyi temennî” anlamında kullanıldığı düşünülürse, niçin olumlu anlamının öne çıktığını anlamak da kabil olur sanırım. Nitekim İngilizce’de wishful thinking diyorlar; Türkçe karşılık olarak da sözümona “iyi niyet duyguları” veya “arzu dolu düşünceler” türünden belli-belirsiz mânâlar veriyorlar. Aslında hüsn-i kuruntu da denebilir, lâkin son tahlilde kastedilen temennîdir, köşeli zekâlarâ göreyse iyi temennî.
En iyisi mi biz varlığın esas itibariyle iyi, yokluğun ise kötü olduğunu aklımızdan çıkarmayalım.
Yokluk, varlığın olmama hâlidir; kötülük de iyiliğin olmama hâli; tıpkı hastalığın sağlığın olmama hâline denmesi gibi. Zevk ile elem de böyle değil mi? Elem nedir? Elbette zevkin (hazz ve lezzetin) olmaması, yani yokluğu.
Adımlarımızı yavaşlatalım ve bazı temennî cümlelerinin anlamını kavramaya çalışalım:
Benim var ama onun niye olsun!?
Bu cümlede dile gelen temennî, doğrudan kıskançlık hâlinin bir ifadesi. Çünkü temennî sahibi, kendisi için ‘var’ olanın, başkası için de ‘var’ olmasını istemiyor. Bir şeyi (varlığı) kendine hak görürken, başkasından esirgiyor. Kendisi için varlık, başkası için yokluk diliyor. “Ben istiyorum ama o istemesin!” diyen, istemenin kendisi için varlığını tasdik ederken, aynı isteği başkasından selb etmekle varlığı ondan esirgemiş olur.
Yağmurlu bir havada arabasıyla evine giden birinin yolda ıslanan insanları gördüğünde hissettiği tatmin duygusu, kıskançlık denilen hâlin bir neticesidir; adalet ve merhamet duygusundan yoksunluktur. Kıskançlık kısmak’tan gelir. Esirgemekten. Annenin yavrusunu kıskanması ve/veya esirgemesi, onu başkalarıyla paylaşmaktan kaçınması anlamına gelir.
Kıskançlık, hayatını zor kazananların, aynı zorluğu çekmeyen en yakınlarına karşı bile bu tür duygular hissettikleri, nefsin iyice büzüşmesinden, keçeleşmesinden kaynaklanır.
İlimde böyle temennîlere yer yoktur; zira ilim herkese yeter. Yetmediğini düşünenler, aslında şöyle demektedirler:
Benim yok ama onun da olmasın!
Bu cümlede dile gelen temennî, bir öncekinden biraz farklı; zira temennî sahibi, kendisi için ‘yok’ olanın, başkası için de ‘yok’ olmasını istiyor. Biz işbu hâle hased adını veriyoruz. Türkçesi, çekemezlik. Çoğunlukla kıskançlık’la karıştırılır. (Negation sorunu olanlar için çekememezlik.)
Hasetçi, kendisinin mahrum olduğu şeye bir başkasının sahip olmasını istemez; kendisi için yok olanın, başkası için var olmasına tahammül edemez. Başa beladır. Derdi bir ömür boyu sürer.
Burada durum tersine dönmüştür; yağmurlu bir havada arabasıyla evine giden birini görünce, yolda ıslanan kişinin, arabalı zâtın da kendisi gibi ıslanmasını arzu etmesi, hased duygusunun eseridir. Yoklukta eşitlik hissiyâtı, başkalarının sahip olduğu varlığın/varsıllığın sebeplerine yönelik eleştiriyle ilgili değildir; bilâkis varlığın başkasıyla irtibatıyla alâkalıdır.
Benim var ama onun da olsun!
Bu temennî cümlesi, umumiyetle kıskanma ve esirgeme duygularına yenik düşmemiş nefislerin tokluğuna delâlet eder. Cömertlik diyemiyoruz; zira cömertlik, kendi malından/mülkünden verenlere özgü bir hâldir. Meselâ aşevi önündeki kuyruktayken, kendi elinde olan dolu tencerenin, başkalarının elinde de olduğunu görünce nasıl ki bazı yoksulların gönlünü sevinç kaplıyorsa, varlığı paylaşmanın zevkine varmış olanların gönlü de kendilerinde ve kendileri için var olanın, başkalarında ve başkaları için de var olmasından sevinç duyar.
Bu hâl her zaman lütuf ve ikram duygusunun yüceliğinden kaynaklanmayabilir; varsılların önemli bir kısmında görülen böylesi zahirî tokluklar, acıma duygusunun veya gelecek endişesinin şekil değiştirmiş bir  hâlidir. Hakikî ve muteber formu biraz farklıdır. Şöyle ki:
Benim yok ama bari onun olsun!
Bu cümlede dile gelen temennî, kendisinde var olana istinaden başkaları için de varlık talebinde bulunmak değil, aksine kendisindeki yokluğa rağmen, hatta yokluğun rağmına başkaları için varlık talebinde bulunmaktır. Tabiatıyla hasedin tam da zıddıdır. “Onun var ya, varsın benim olmasın!” demenin bir şeklidir. Rıza makamının meyvelerindendir; yemesini bilene aşk olsun!
Onun var ama benim de olsun!
Bu istek, kişinin kendi hakkında da varlığı temennî etmesinden neşet eder; imrenme duygusunun eseridir ve gayet masumânedir. Çünkü yokluğa değil, varlığa çağrıdır. Binaenaleyh başkasında ve başkası için var olanın, kendisi için de var olmasını taleb etmek hem meşrû, hem makbuldür; heves etmek ise meşrûdur ve fakat makbul değildir. Temennî sahibinin daha önce kendisi için liyakat da temennî etmesi gerekir. Aksi takdirde imrenme kişinin kendisine zarar verir; başkasına ise zararı yoktur.
Varlık Hz. İnsan için vardır, tek tek insanlar ise varlıktan değişik derecelerde pay alırlar. O halde her insan teki, hakikati gereği her hakkı taleb etmekte haklıdır; hüviyeti içinse önce liyakat kesb etmeli, sonra liyakatının karşılığını taleb etmeli.
Ne var ki müsavatın hakikata nisbetle, adaletin ise hüviyete nisbetle tahakkuk etmiş olduğundan gaflet edenlerin miktarı, kuklaların miktarıncadır.
Onun yok ama yine de benim olsun!
Bu, bâtınan hayırlı bir temennînin ifadesi değildir, azimli ve gayretli olmanın eseriyse hiç değildir. Dünya ehli arasında sıkça rastlanan hırs, ihtiras ve tama(h)ın maskesidir. Cimrîliğin yeğenidir. Siyasetçilerin ve tüccarların gıdasıdır. Güya ulaşılamaza ulaşmak sanılan sanatımsının zehridir. Yeni ergenlerde rastlanılan bir tür uykudayken uyanıklık alâmetidir. Lâkin hep düşlenilen başka, ulaşılan çok daha başkadır.
Onun yok, o halde benim de olmasın!
Bu sonuncu temennîyi açıklamasız bırakıyoruz ama açıkta bırakmıyoruz. Sadece varlık çeşmesinden gelene kanaat edenlerin, halk arasında yok iken, Varlık’ın nûruna da, nârına da rıza verenler arasında var olduklarını hatırlatıyoruz.
Hayat bu, görünüşte bir varmış, bir yokmuş, hem varmış, hem yokmuş ve fakat hakikatte ne varmış, ne yokmuş.
O halde gölgenin gölgesi olmamıza izin ver ey YÂR!

Dücane Cündioğlu

Posted in Gerçekler, İlginç, İslami Yazılar | Etiketler: , , , | Leave a Comment »

Emniyet Kemeri takmak sünnet midir?

Posted by Emi[R]ates™ Eylül 11, 2012

 

Son Peygamber! Bizler, insanlık tarihi boyunca gönderilmiş olan peygamberlerin sonuncusuna ümmetiz. Bir daha Peygamber gelmeyecek, bir daha vahiy inmeyecek. Dinimizin kitabını okurken, bu gerçekle okumak zorunda olduğumuz gibi, Peygamberimizi örnek almaya çalıştığımızda da, bu gerçeği aklımızdan çıkartamayız.

Yüzbinlerce, hatta milyonlarca yıl bile geçse, insanlığın ebedi saadeti için örnek alacağı insan değişmeyecek. Elimizde ki kitap nasıl son kitap ise, önümüzde örnek olan Muhammed Mustafa’da (as) son Peygamberdir.

Bu gerçekler, 1400 yıl önce çölde yaşayan bedevi Arap toplumu için ne kadar geçerli ise, 2000’li yılları yaşayan bizler için de en az o kadar geçerlidir. Köy hayatında yaşayan insanlar için örnek alınacak kişi ile metropol hayatında yaşayan insanlar için örnek alınacak kişi, aynı kişidir.

Ulaşımın, deve ve atlarla yapıldığı bir coğrafya ve zaman diliminde yaşayanlar için de, en büyük örnek peygamberimizdir. Ulaşımın arabalarla yapıldığı yer ve zaman diliminde yaşayanlar için de örneklik değişmeyecek. Belki yüz yıl sonra uçan arabalarla yolculuklar yapılmaya başlayacak. Kim bilir belki de, insanın ve eşyanın ışınlanarak başka yerlere gidebileceği zaman dilimini de görecek insanlık.

İnsanın kullandığı teknoloji değişince, bu teknoloji hayatımızın birçok alanını değiştiriyor. Deve yerine araba, çöl yerine asfaltlarda yolculuk yapıyoruz.

Zaman ve teknoloji ne kadar değişirse değişsin, Nebevi Sünneti doğru okuyanlar, Peygamberlerini yaşadıkları çağa taşıyabilir ve insanlığın yaralarını merhem üretebilirler.

Emniyet kemeri

Bir dost meclisinde, ‘Emniyet kemeri takmak sünnet midir?’ sorusunu sorduğumda, herkes yüzüme tuhaf tuhaf baktı. En klasik tepki, çok çabuk geldi. ‘Peygamberimiz zamanında araba yoktu ki, emniyet kemeri takmak sünnet olsun!’ Bir müddet yorum yapmayan başka bir arkadaşım, yapılan birçok yoruma kızdığı için, ‘Ne Sünneti be kardeşim, emniyet kemeri takmak, özellikle de uzun yolda hız yaparken, Sünnet-i Müekkede (kuvvetli sünnet) hükmündedir’ dedi.

Bende, o arkadaşımla aynı kanaatteyim. Emniyet kemeri takmakta sünnettir, kırmızı ışıkta durmakta. Aşırı hız yaparak, kendinin ve başka insanların hayatını tehlikeye atmak, caiz değildir.

Terör olaylarından daha çok, trafik kazalarında can ve mal kaybı yaşadığımız gerçeğini de göz önünde bulundurursak, bu bakış açısının ne kadar önemli olduğunu daha iyi anlarız.

Peygamberimizi, 632 yılında Mescidi Nebevi’ye defnedip, peşinden sadece Salavat göndermeyi, O’nu örnek almak sanan kafa yapısından kurtulmak zorundayız.

‘Ben böyle bir fetvayı hiçbir mezhep imamının kitabında görmedim!’ diyenlere cevap veremeye bile tenezzül etmem.

Tedbir almak sünnettir

Birçok ölüm ve yaralanmanın, tedbirsizlikten kaynaklandığını hepimiz biliyoruz. Tedbir almadan ‘Beni Allah korur!’ demek, Müslüman’ca bir bakış açısı değildir. ‘Önce tedbir sonra tevekkül’ kuralı, Nebevi sünnettir. ‘Devenizi sağlam kazığa bağlayın. Sonra Allah’a tevekkül edin!’ diyen bir Peygamberin ümmetiyiz.

Yüzüklerin efendisi değil, insanlığın Efendisi!

Yaşadığı zamanı doğru okuyamayan insanlar, Hz. Peygamberi ve sünnetini hep aynı örneklerle anlatırlar. Hayatı boyunca hiç deve görmemiş, deve görme ihtimali de zayıf olan bir genç, Hz. Peygamberi hep ‘çöl iklimi’ örnekleriyle dinliyor. Çöl iklimi örneklerini dinleyip, şehir hayatında yaşayan bir genç, yaşadığı yerde Peygamberin sünnetini örnek almaya alışamıyor.

Peygamber Efendimizi anlatırken, yüzlerce yıl önce çadırlarda yaşayan, develerle yolculuk yapan, çöl yolculuğunda hem yürümeye hem de hayvan saldırılarına tedbir için elinde asa ile gezen, olağanüstü güçleri olan, mübarek yaşlı bir zat gibi anlatmaktan vazgeçmek zorundayız. Yüzüklerin Efendisi gibi filmlerde, ‘her şeyi bilen, olağanüstü güçleri olan yaşlı adamlar’ gibi bir Peygamber tasavvuru oluşuyor, gençlerin zihninde.

Deve gibi bir yol aracını, sağlam bir kazığa bağlamayı tavsiye eden Hz. Peygamber, ‘Eşrefi Mahlukat’ olan insan canı için, sağlam tedbir almayı tavsiye etmez mi?

Emniyet kemeri takmakta sünnettir, kırmızı ışıkta durmakta.

Bu gerçeği anlamayanlar, Nebevi Sünneti yaşadıkları çağa taşıyamazlar.

 

Sait Çamlıca

Posted in İlginç, İslami Yazılar | Etiketler: , , , , | 1 Comment »

Alevilik ve Nusayrilik arasındaki farklar

Posted by Emi[R]ates™ Eylül 10, 2012

alevilik ve nusayrilik arasındaki farklar

Alevi Enstitüsü eski başkanı Prof. Cengiz Güleç, Anadolu Alevilerinin Suriye’deki son gelişmelerde Esad rejiminden yana tavır almalarını ‘Mesele sadece inançsal değil, ideolojik. Alevilerin çoğu sol ideolojiye yakındır. Baas da sol renkli bir rejim. Filistin konusunda da en çok direnen ülke. Bence de Ortadoğu’da anti emperyalist son kaleyi yıkıyorlar’ sözleriyle özetliyor

Akşam gazetesinden Şenay Yıldız’ın sorularını yanıtlayan Güleç, Anadolu Aleviliği ve Nusayrilik arasındaki farkları anlattı.

NUSAYRİLER DAHA KATI

Nusayrilerle Anadolu Alevileri arasındaki fark nedir?
Nusayrilerin yaklaşık nüfuslarının 1 milyon civarında olduğu varsayılır. Ağırlıklı olarak Tarsus, Adana, Samandağı, Mersin, Antakya’da yaşarlar ve kendilerini daha has Alevi kabul ederler. Arap soyundan geldikleri ve Hz. Ali de Arap olduğu için, Ehlibeyit soyundan gelme ve seyitlik meselesinde daha doğrudan bir ata ilişkisi kurarlar. Nusayrilerde kutsal silsile, hiyerarşik yapı daha katı. Cemlere katılım orijinali itibariyle yabancıya kapalıdır ama bugün bizde artık yabancı da Cem’e giriyor. Oradaki cemlerde kadın ve erkek ayrı ayrı; bizde değil. Nusayrilik’te sır meselesi çok önemli.

40 KAPI 40 MAKAM

Bu Bektaşilik’te 4 kapı 40 makam meselesinde de var. Yani sadece Alevi ana babadan doğmak yetmiyor. Bir toplulukta yetişkin bir Alevi kabul edilmek için tarikat kapısına girmeniz gerekir. O inançta kamilleştikçe olgunlaşma düzeyine uygun sırlar da mürşitler tarafından verilir. Nusayrilikte bunlar daha sıkı tutuluyor. Sünni İslam’la ortak fikir ve inançları daha sıkı, daha yaygındır. Mesela Nusayriler arasında Sünni İslam’ın oruç, namaz, hacca gitmek gibi ritüellerine sıkça rastlarız. Anadolu’da Türkmen Sivas’ta, Isparta’da, Burdur’da, Balıkesir’de Alevi köylerinde ‘Dem’ adı altında dedenin desturuyla belli dozda alkollü içki içilir. Nusayrilerde bu kesinlikle yok. Hz. Ali figürünün önemi açısından da büyük bir fark var.

HZ. ALİ TANRISAL

Nasıl bir fark var Hz. Ali bakımından?
Irak’ta da, Suriye’de de ‘Aliullah’, yani ‘Ali Allah’ kavramı var. Anadolu Aleviliği’nde Ali çok önemli olmakla beraber, Allah’la özdeş bir figür değil. ‘Hak, Muhammed, Ali’ üçlemesi, birlik/tevhit diye bilinir. Bizim için Ali velidir, velayet makamının piridir. Nusayrilerdekiyse tanrısallaşmış bir figürdür. Bu Irak ve Kakailerde de böyledir. Sonuçta, temel teolojik konularda farklılıklar olmakla beraber –etnik aidiyeti ne olursa olsun- Alevilikte 3 ortak ilke var: Eline, diline, beline sahip çık.

Alevilik neden bu kadar farklılık gösteriyor?
Bizim bugün Alevilik dediğimiz inanç topluluklarının homojenize olması neredeyse 16’ncı, 17’nci yüzyıldan sonradır. Atalarına, öncülerine baktığınız zaman Melamilik, Kalenderilik, Haydarilik gibi Hıristiyan heteredoks grupların da dahil olduğu- çok değişik heteredoks gruplardır. Osmanlı’nın son dönemlerinde Anadolu’ya baktığınız zaman bugün bizim İslamcıların iddia ettiği gibi bir yapı değil; heterodoks inanç gruplarını görürsünüz. Anadolu halk İslam’ı son derece gevşekti. Bu nedenle Alevi ve Sünni köyleri yan yana yüzyıllarca yaşayabildi. Bugünkü Diyanet’in veya radikal İslamcıların temsil ettiği İslam’la hiçbir ilgisi yoktu. O nedenle Anadolu Müslümanlığı diye farklı bir İslam türünden bahsetmek bile mümkün. Anadolu 12, 13’üncü yüzyıldan Cumhuriyet’in ortalarına kadar heteredoks topluluklar cennetidir.

Alevilerle İran Şiileri arasında nasıl bir ilişki var?
Ehlibeyt, Hz. Ali, 12 İmam meselesine bağlılık dışında Anadolu Alevilerinin Şiilikle hemen hemen hiçbir ortak noktaları yoktur. Biz bugün Vahabilik veya Selefilik gibi Sünniliğin en Ortodoks yorumunu rahatsız edici buluyorsak, Şiiliğin yorumu da bundan farklı değil. Şiiliğin temel dayanağı imam meselesidir. İmamlara da tanrısallık atfedilir, Hz. Ali ve onun soyundan gelenlerin siyasal erk sahibi, hüküm verici olma iddiası, arzusu 7’inci yüzyıldan beri vardır ve bunlar dönem dönem İran’da yaşamıştır. Şu anda da o tarihi geleneğin bir parçasını görüyoruz. Anadolu Aleviliği’nde siyaset ve din arasında böyle bir ilişki yoktur.

 

Ensonhaber

Posted in Dünya Gündemi, Türkiye Gündemi, İslami Yazılar | Etiketler: , , , , , , , | Leave a Comment »

Sigara, İslam dinine göre haram mı?

Posted by Emi[R]ates™ Ağustos 9, 2009

Bazı müfessirlere göre, sigara içmek İslam dininde haram ya da harama yakın mekruh. Tiryakiler için en hassas konuya, bıraktırma kampanyası düzenleyen müftü de değindi.

Antalya Müftülüğü tarafından, ‘Sigarayı Bıraktırma Kampanyası’ düzenlendi. Kampanya kapsamında sigarayı bırakmayı düşünen vatandaşlardan sigara paketlerini, kibrit ve çakmaklarını cami önlerine konulan kutulara atmaları isteniyor.

Antalya Müftü Vekili Muammer Ayan, AA muhabirine yaptığı açıklamada, Antalya Valiliği Tütünle Mücadele Kurulu’na sundukları öneri sonucunda, sigara kullanan cami cemaatini bilinçlendirmek için düzenlenen çeşitli vaaz ve hutbelerle sigaranın sakıncalarının vatandaşlara anlatıldığını söyledi.

SİGARA DİNEN HARAM MI?

Ayan, “sigaranın dinen haram olduğu” yönünde kesin bir emir olmamasına karşın son yıllarda kişiler ve topluma verdiği zararın büyük boyutlarda olduğunun ortaya çıktığına dikkati çekti. Bazı din adamlarının, ‘İnsanın kendisine ve çevresine büyük oranda zarar veren her şey dinen caiz değildir’ şeklinde yorum getirdiklerini vurgulayan Ayan, toplumu aydınlatmak için örnek olacak bir proje başlattıklarını kaydetti.

Sigara nedeniyle dünyada her 13 saniyede 1 kişinin hayatını kaybettiğini, sigarının Türkiye’de yılda 100 bin kişinin ölümüne neden olduğunu belirten Ayan, ‘Sigara israf olduğu için, çevreyi rahatsız ettiği için, vakti boşa harcadığı için günahtır. Günah olmayan bir yönü yok’ diye konuştu.

450 CAMİNİN ÖNÜNE KARTON KUTULAR KONDU

Muammer Ayan, sigara kullanan cami cemaatine bu alışkanlığı bıraktırmak için başlattıkları kampanya çerçevesinde, kent merkezindeki 450 caminin önüne karton kutular konulduğunu ifade etti.

Sigarayı bırakmak isteyenlerden ceplerindeki sigara paketlerini, kibrit ve çakmakları bu kutulara atmalarını istediklerini dile getiren Ayan, cemaatin kampanyaya büyük destek verdiğini kaydetti.

Merkez ilçe müftülüklerinden gelecek raporlar doğrultusunda kampanyanın tüm ilçelerde uygulanacağını vurgulayan Ayan, camilerde toplanan sigaraların komisyon huzurunda bir tutanak hazırlanarak imha edildiğini bildirdi.

Kampanyaya katılarak cebindeki sigara paketini kutuya atan vatandaşlardan İlhan Dumru (63), 50 yıldan bu yana sigara kullandığını söyledi. Dumru, ‘Cami görevlisinin telkinleri beni etkiledi. Kendime verdiğim zararın dışında çevremde sigara içmeyenlerin ne kadar çok etkilendiğini yeni fark ettim. Bugünden sonra bu illeti tamamen bırakmaya çalışacağım. Güzel bir kampanya. Ben sigaranın zararından başka hiçbir şeyini görmedim. Maddi ve manevi her türlü zararını gördüm’ dedi.

İnşaat işçisi Mehmet Nuri Işıker de sigara paketini kutuya atarak, ‘Kimseye kesin söz vermiyorum, ama bugünden itibaren sigarayı kullanmayı bırakmaya çalışacağım’ diye konuştu.

AA

Posted in CKD Haberler, İslami Yazılar | Etiketler: | Leave a Comment »

Hz. Ömer’i şok eden teklif

Posted by Emi[R]ates™ Mayıs 8, 2009

Kızı Hafza’nın bir lafından sonra beyninden vurulmuşa dönen Hz. Ömer’i şok eden olay neydi?

Kişinin dünyada sevdikleriyle beraber olduğu gibi, ahirette de sevdikleriyle beraber olması Allah’ın hususî bir lütfudur. Zaten beşer olarak biz de bunu istiyoruz. Çünkü ancak sevdiklerimizle birlikte olduğumuzda mutlu olabiliyoruz, yüzümüzden tebessümler taşıyor. Sevdiklerimizden uzak olduğumuzda ise içimizi bir düşüncedir, bir kederdir, bir garipliktir, bir mutsuzluktur, bir keyifsizliktir alıp gidiyor.

Beşer olarak sevdiklerimiz içinde yaşamak, sevdiklerimiz içinde gülmek, sevdiklerimiz içinde ağlamak, sevdiklerimiz içinde ölmek istemiyor muyuz? Acımızda, kıvancımızda, sevincimizde, düğünümüzde, derneğimizde hep sevdiklerimizi yanı başımızda görmek istemiyor muyuz? Öyle ki, başımız ağrıdığında sevdiklerimiz çare buluyor, dişimiz ağrıdığında sevdiklerimiz merhem oluyor, düştüğümüzde sevdiklerimiz elimizden tutuyor.

Cenâb-ı Hak da bu isteğe cevap olarak insanoğluna sevebileceği eşler, dostlar, ahbaplar ve arkadaşlar yaratmıştır. Madem sevdiklerimizi bize Cenâb-ı Hak ihsan etmiştir. Öyleyse onları Allah için sevmeliyiz. Onları Allah için sevdiğimizde, Cenâb-ı Hak ebedî âhiret hayatında da inşaallah onları bize, bizi onlara ihsan eder.

O, ALLAH VE RESULÜ’NÜ SEVİYOR

Sahabeden Nuayman isminde bir genç haram olmasına rağmen bazen içki içiyordu. Yaptığı bu şey bir günahtı. Dolayısıyla da sahabeden biri, ona kınayıcı bir söz sarf edince Allah Resûlü kaşlarını çattı ve: “Kardeşinize karşı şeytana yardımcı olmayın. Allah’a yemin ederim o, Allah ve Resûlü’nü sever” (Buhârî, Hudûd, 4) buyurdu. Allah ve Resûlü’nü sevmek, onlarla beraber olmayı netice vereceğinden, böyle bir insan, her ne kadar günah da işlese kötü söze muhatap olmaya müstehak değildir çünkü o Allah ve Resûlü’nü sevmektedir… Bu sevgi ise farzlarını yapan, büyük günahlardan kaçınan birisi için Resûlullah’la beraber bulunmaya yeter. Zira kişi sevdiğiyle beraberdir…

Efendimiz bir cihada çıkmış, sahabeden Hz. Sevban ise O’nunla bulunamamıştı. Allah Resûlü döndüğünde herkes kendisini ziyaret ediyordu. Bunlar arasında Sevban da vardı. Sararmış, solmuş ve adeta bir deri bir kemik kalmıştı. Şefkat Peygamberi sordu: “Sevban bu hâlin ne?” Sevban, şöyle cevap verdi: “Ya Resûlallah! Beynimi kemiren bir düşünce var ki işte o beni bu hâllere soktu. Kendi kendime düşündüm. Ben, Allah Resûlü’nden üç günlük ayrı kalmaya dahi tahammül edemiyorum. Ebedî bir âlemde bu ayrılığa nasıl güç yetirebilirim? Çünkü O, Allah’ın Resûlüdür. Makamı yücedir. Gireceği Cennet de ona göre olacaktır. Halbuki ben sıradan bir insanım. Cennet’e girmiş dahi olsam, Allah Resûlü’nün gireceği Cennet’e girebilmem mümkün değil. O halde ben O’ndan ebedî ayrı kalacağım. Bunu düşündüm ve bu hâllere düştüm.” Allah Resûlü, bu dertli insana derdine derman olacak şu ölümsüz ifadesiyle karşılık verdi: “Kişi sevdiğiyle beraberdir.”

SEVEN, SEVDİĞİ GİBİ YAŞAR

Kişiyi sevmek, ona benzemek ve onun hayatını kendine hayat edinmekle olacaktır. Bir gün Hz. Ömer’in kızı Hafsa Validemiz kendisine “Babacığım, dıştan gelen devlet elçileri oluyor ve daima yeni yeni heyetler kabul edip görüşüyorsun. Üzerindeki elbiseyi yenilesen daha iyi olmaz mı?” der.

Hz. Ömer, kızından bu sözleri duyunca beyninden vurulmuşa döner. Allah Resûlü’nü ve Hz. Ebu Bekir’i kastederek, “Ben bu iki dosttan nasıl ayrı kalabilirim? Vallahi, dünyada onlar gibi yaşamalıyım ki ahirette onlarla beraber olabileyim” cevabını verir.

Biz buna, büyük cihad veya manevî cihad diyoruz. Allah Resûlü’nün ve sahabînin yolu budur. Onlar, Cenâb-ı Hakk’la sıkı bir irtibat içinde yaşadılar. Kulluk görevlerini öylesine derin bir hassasiyetle yerine getiriyorlardı ki onları görenler, ibadetten başka hiçbir şeyle meşgul olmadıklarını zannederdi. Halbûki onlar, hayatı bir bütün olarak yaşıyorlardı… deta ihlasın özü ve hülâsası hâline gelmişlerdi. Yaptıkları her işi Allah rızası ölçüsünde yapıyorlardı. Her işlerinde bir iç derinliği vardı. Şayet biz de onlarla beraber Efendimiz’in kevser havuzu etrafında buluşmak istiyorsak, onları sevmeli, yaşadıkları hayatı hayatımıza hayat kılmalıyız.

BAŞKALARININ YANLIŞI SİZİ AYRI BİR YANLIŞA SÜRÜKLEMESİN

Merhaba. Her gün İstanbul trafiğinde araç kullanıyorum. Direksiyon başına geçtiğimde bazen kendimi tanıyamıyorum. Bunun sebebinin diğer araç sürücüleri olduğunu düşünüyorum. Trafikte sizi sıkıştırıyorlar, ağza alınmayacak sözler, küfürler, hakaretler… Ben de istemeden aynı şekilde tepki veriyorum. Ağzımdan kötü sözler çıkıyor, kendimi kontrol edemiyorum. Ne tavsiye edersiniz?” M. Metin Şark/İstanbul.

Sevgili okur! Yüce Kitabımız’da insanın tavır ve davranışlarını çok iyi tanımlayan bir ayet vardır: “Her insan kendi seciye ve karakterine göre davranır…” (İsra sûresi, 17/84) İyi bir insanın tavır ve davranışları her durumda aynı olacaktır. O, sıvı bir madde değildir ki, içinde bulunduğu ortamın şeklini alsın. Muhatabımız çok seviyesiz birisi olabilir; o seviyesiz diye biz de seviyesiz tavırlar gösteremeyiz.

İmam-ı Azam bir gün talebeleriyle yolda yürüyordu. Karşıdan bir boğa burnundan soluyarak hışımla üzerlerine geldi. İmam-ı Azam hemen kenara çekildi. Talebeleri bu duruma şaşırdılar. Durumu sorduklarında aldıkları cevap çok enteresandı: “O bir boğa, onun boynuzu var. Ben insanım, boynuzum yok. Ancak benim aklım var. Aklım da bana insan olarak bu durumda kenara çekilmemi söylüyor.”

VARSIN O AKREPLİĞİNİ YAPSIN

Başka bir kişi daha görüyoruz hayatını bu prensiple yaşayan. Olay, şu şekilde anlatılır: Allah dostlarından biri, bir akrebi suda boğulmamak için çırpınırken gördü. Sudan kurtararak ona bir iyilik yapmaya karar verdi. Fakat kurtarmak için elini uzattığında akrep elini sokmaya çalıştı. Hemen elini çekti. Bir müddet sonra kurtarmak için yeni bir girişimde bulundu, ancak akrep yine sokmaya çalışıyordu.

Oradan geçen bir adam durumu gördü ve ona kendini sokmaya çalışan akrebi kurtarmaya çalışmaktan vazgeçmesini söyledi. Zira o kurtarmaya çalışırken akrep de onu sokmaya çalışıyordu. Bunun üzerine Allah dostu şu cevabı verdi: “O akrep, sokmak onun yaratılışında var. O, kendine yaklaşan şeyleri sokmak üzere programlanmış. Ben de, bir insan olarak canlılara karşı sevgi taşımayı ve zor durumda olanlarına yardım etmeyi kendime prensip edinmişim. Şimdi, onun prensibi sokmak; benimki de sevmek. O sokmaya çalıştı diye niçin kendi prensiplerimden vazgeçeyim ki…

Evet, Müslüman bütün tavır ve davranışlarında İslam’ın öngördüğü güzellikleri göstermelidir. Şayet bu konuda eksiklikleri varsa onları tamamlamalı ve bu güzel davranışları kendine mal etmelidir.

HADİS BAHÇESİ

SİZ HİÇ GÜNAH İŞLEMEMİŞ OLSAYDINIZ

Peygamber Efendimiz şöyle buyuruyor: “Siz hiç günah işlememiş olsaydınız, Allah sizi yok eder, yerinize günah işleyip Allah’tan bağışlanma dileyecek bir millet getirir de onları bağışlardı.” (Riyazü’s-Salihin, Erkam Yayınları) Hadisin verdiği mesajlar

1. Ne kadar günahkâr olurlarsa olsunlar müminlere Allah’ın rahmetinden ümitli olmak yaraşır.

2. Allah, kulunun işlediği hatayı anlayıp af dilemesinden son derece memnun olur.

3. Allah, tövbeleri kabul edici, kullarını bağışlayıcıdır.

4. Af ve rahmetten söz etmek, günah işlemeye teşvik etmek demek değildir.

Ali İhan ER

Posted in İslami Yazılar | Leave a Comment »