Ceviz Kabuğunu Dolduran Konular

Tarihe düşülen not

  • Anket

  • Son Tweetler

  • Kategoriler

  • Yararlı Linkler

‘Yalandan yüzüne gülen dünya’dan göçtü artık

Posted by Emi[R]ates™ Eylül 25, 2012

 

Emeğinin karşılığını hiç alamamış bir babanın, emeğinin karşılığını hiçbir zaman layıkıyla alamamış çocuğuydu o…

Hayat hikayesini bir cümle ile özetlerdi:

Zenginsen ya bey derler ya paşa, fukaraysan ya abdal derler ya cingan haşa!

* * *

Yokluktan, yoksulluktan, fukaralıktan çok çekmişti…

Soytarıların paraya para demediği günlerde meteliğe kurşun atıyordu…

Televizyonun ve radyonun devlet egemenliğinde olduğu dönemlerde “batılılaşma” zannederek “tezek kokuyor bunlar!” diye aşağılayıp yasaklamışlardı türkülerini…

***

‘Düğün şarkıcısı’ diye küçümseyenlere “Ben düğünlere de giderim, içkili yerlere de… Çünkü her yerde ‘insan’ var” diyerek ders vermişti.

Sonunda düğünlerde bile çalmasına izin vermediler.

Dayanamadı. Terk etti Türkiye’yi…

Almanya’ya gitti….

Adı garip konmuştu bir kere, musibetler bırakmıyordu yakasını…

‘Alamanya’ yolunda trafik kazası yaptı. Alıp hapishaneye attılar.

Ne arayan oldu ne soran…

Bir tek Yaşar Kemal hatırladı onu…

Üzerinde “Bozkırın Tezenesine…” yazılı bir İnce Memed gönderdi hapishaneye…

O günden sonra adı Bozkırın Tezenesi kaldı ama tanıyanlar bilirdi ki o aslında garipti, garibandı.

Memlekette zulüm hakimdi o yıllarda…

İşkence tezgahları kurulmuştu.

Konuşmaya korkuyordu herkes…

Almanya’dan isyan etti: “Suçun sorumlusu ruhtur, vücudun günahı yoktur. Kıymayın insancıklara…”

* * *

2 yıl önce Hasan Saltık’ın Unkapanı’ndaki ofisinde tanımıştım Neşet Abi’yi…

“İçme usta şu sigarayı artık” dedim.

Çattı kaşlarını, “Nasıl içmeyeyim bundan başka derdime ortak olanım yok ki” dedi.

Sonra inceden bir sitem etti: “Sen kalem tutan adamsın söyle bana, gençlerimize bir haller olmuş… 20 yıl önce gençler türkülerime ağlardı şimdiki gençler aynı türkülerde göbek atıyor.”

* * *

Herkes bilmez ama bilen iyi bilir…

Ve Neşet Ertaş bilenle bilmeyen bir olmaz…

İlk gençlik aşklarının yürek yakan sevdalarıyla usul gözyaşları döken delikanlılar, gencecik gelinlik kızlar bilir, tanır onu…

Bir kere değdi mi yüreğine artık Neşet’le büyürsün, Neşet’le aşık olur, Neşet’le yuva kurarsın, Neşet’le çocuğunu büyütür ve Neşet’le ölürsün.

Bozkırın Tezenesi’nin türküleri, aşka bulanmış gönüllerin marşıdır!

* * *

Bu topraklarda yaşarken ‘kıymeti’ bilinmiş ‘kıymetli adam’ yoktur.

Hoş, göçtükten sonra da ne kadar kıymet bildiğimiz muammadır ama…

Arkasından “Ne adamdı ama” demeye…

“Bir daha öylesi gelmez” demeye kurulmuş saatlerimizin ayarını bozmak için yazıyorum bu yazıyı…

Neşet Ertaş hasta…

Ne olur dua edin onun için…

Neredeyse her gün acı haberlerle yanıyorken bir de onun kaybını kaldırmaz yüreklerimiz…

Açıp ellerimizi dua edelim “Bir tane daha Neşet Ertaş’ımız yok. Ne olur o gülüşü gülden güzel adamı bizlere bağışla” diye…

Bu topraklar bir Neşet Ertaş daha çıkaramadı ve görünen o ki bin yıl daha çıkaracak gibi durmuyor!

 

Candaş Tolga Işık

Reklamlar

Posted in Duyurular, Kim Kimdir?, Türkiye Gündemi | Etiketler: , , | Leave a Comment »

Darbecilerin sonu: Üç cunta liderine 20’şer yıl hapis

Posted by Emi[R]ates™ Eylül 22, 2012

 

Balyoz darbe girişiminin 3 lideri Çetin Doğan, Özden Örnek ve İbrahim Fırtına ağırlaştırılmış müebbet hapisle cezalandırıldı. Darbelere karşı mücadele eden halk kazandı. Bundan sonra darbe planı yapmaya kalkanlar iki kere düşünecek.

 

21 ay süren Balyoz davası sonuçlandı.

Eski Hava Kuvvetleri Komutanı emekli Orgeneral Halil İbrahim Fırtına, eski Deniz Kuvvetleri Komutanı emekli Oramiral Özden Örnek ve eski 1. Ordu Komutanlarından emekli Orgeneral Çetin Doğan ve Ergin Saygun’a verilen ağırlaştırılmış müebbet hapis cezası, “eksik darbe girişiminde bulunma” gerekçesiyle 20 yıl hapse düşürüldü.

MHP Milletvekili Engin Alan, Ergin Saygun, Bilgin Balanlı ise 18 yıl hapis cezasına çarptırıldı. Albay Dursun Çiçek’e ise 16 yıl hapis verildi.

34 kişi beraat etti. Bunların biri albay, 33’ü ise astsubay. Duruşma salonundaki tutuksuz yargılanan sanıklar ise tutuklandı.

En önemli Ergenekon davası nasıl başladı?

2003’teki darbe planları, Ayışığı, Sarıkız, Yakamoz ve Eldiven kod adlı darbe girişimlerini basına zaten yansımıştı.

20 Ocak 2010’da Taraf gazetesi “Fatih Camii bombalanacaktı” manşeti ve “”Darbenin adı Balyoz” başlığıyla 2003 Mart’ında 1. Ordu Komutanlığı’nda hazırlanan ve devreye sokulan darbe planını duyurdu.

21 Ocak 2010 günü aralarında DSİP Genel Başkanı Doğan Tarkan’ın da bulunduğu 14 darbe karşıtı İstanbul Cumhuriyet Başsavcılığı’na suç duyurusunda bulundu. Aynı gün Taraf muhabiri Mehmet Baransu iki bavul dolusu belgeyi savcılığa teslim etti.

23 Ocak’ta ise dondurucu soğuğa ve tipiye rağmen Darbelere Karşı 70 Milyon Adım Koalisyonu’nun yaptığı protesto çağrısına katılan 7-8 bin kadar insan, Balyoz darbecilerinin yargılanması için Beyoğlu Tünel’den Taksim’e yürüdü.

TSK’nın komuta kademesini oluşturan orgenerallerin yüzde 10’dan fazlasının tutuklu sanık olarak yargılandığı dava böyle başladı.

Cuntanın lideri Çetin Doğan, 22 Şubat 2010’da gözaltına alındı ve 26 Şubat’ta tutuklandı.

28 Şubat darbesini hazırlayan Genelkurmay’a bağlı Batı Çalışma Grubu’nunda başkanı olan Çetin Doğan 2011 seçimlerinde Ergenekon davası sanığı Perinçek’in partisi İP’in kurduğu Cumhuriyet Güçbirliği tarafından İstanbul 2. bölge bağımsız milletvekili adayı gösterildi ve seçilemeyerek dokunulmazlık zırhına ulaşamadı.

Doğan ve 49 cunta üyesinin gözaltına alınmasıyla başlayan operasyonlar ise sürdü. Sonuç 250 darbeci subayın tutuklanması ve Balyoz darbe girişimine katılmış 365 kişinin yargılanması oldu. Yargılananların çoğu muvazzaf, yani hâlen görevde olan komutanlardı.

Balyoz planının esin kaynağı: 12 Eylül darbesi

28 Şubat darbesinin hedefi olan siyasetçilerin bir bölümünün kurduğu AKP’nin 3 Kasım 2002’de hükümet oldu ve 2002’nin son günlerinde cunta yeni darbe için harekete geçmişti. Aralık aynın son günlerinden 2003 Mart’ına kadar yapılan hazırlıkların ardından “Balyoz Güvenlik Harekât Planı” adı konulan darbe girişimi hazırlandı. 5 bin sayfayı bulan ve cuntanın bizzat kendi kaydettiği bir çok cdlerde, 29’u general toplam 161 subayın katıldığı seminerlerde kimlerin nasıl gözaltına alınacağından hükümete kimlerin getirileceğine kadar darbenin en ince ayrıntısına kadar planlandığı görülmüştü. 28 Şubat darbesinin “1000 yıl sürecek” iddiasını yaşatmak için harekete geçtiler.

Balyoz darbe planı esin kaynağı olarak 12 Eylül darbesi için koşulları oluşturmak için devreye sokulan “başarılı” “Bayrak Güvenlik Harekat Planı”nı model almıştı. 12 Eylül darbesinin hazırlanmasının belgeleri, Balyoz darbe planının belgelerinin arasından çıkmıştı. Balyoz seminerinde konuşan bir kurmay subay “yaklaşımlarını” şöyle anlatıyordu:

“12 Eylül darbesiyle ülke süt liman hâle geldi. Şimdi böyle bir tehdidin ortadan kaldırılması için fazla uğraşa gerek yok. Yani kuvvetleri sağa sola göndermenin… Bana göre yapılacak en kolay hareket tarzı, 12 Eylül gibi bir harekâtın baştan itibaren organize edilmek suretiyle, bir anda söndürülmesine imkan sağlar diye düşünüyorum. Tabii, bunu burada söylemek istemedik ama sonunda bunu vurgulamaya çalışıyoruz.”

Ne yapacaklardı?

1.Ordu Komutanı Çetin Doğan’ın liderliğinde 256 subay tarafından Selimiye Kışlası’nda hazırlanan Balyoz planı hazırlayanların deyimiyle “12 Eylül tipi” bir darbeyi öngörüyor ve bu darbeye zemin hazırlamak için Çarşaf, Sakal, Suga ve Oraj adı verilen eylem planlarını devreye sokmayı planlıyordu. Bu planlara göre AKP hükümetine karşı ordunun iktidara el koyması için şunlar yapılacaktı:

Hedefler: “Türkiye genelinde sıkıyönetim ilan edilmesi” ve “darbe için elverişli koşulların oluşturulması.” Harp Akademileri Komutanı Hava Orgeneral İbrahim Fırtına’nın imzasını taşıyan Oraj Hava Harekât Planı, Vazife bölümünde şöyle yazıyordu:

“Hava Kuvvetleri Komutanlığı olarak Türkiye genelinde sıkıyönetim ilan edilmesini sağlamak ve Sıkıyönetim Komutanlıklarının faaliyetlerinin başarıya ulaşmasını sağlamak maksadıyla; Yunanistan’la gerginliği artıracak ve irtica yanlılarını tahrik ederek TSK aleyhine faaliyetlere başlamalarını sağlayacak, envanterindeki mevcut silah sistemlerini kullanarak psikolojik etki yaratarak hükümet ve TBMM üzerinde baskı kuracak, personel görevlendirmesi yaparak Sıkıyönetim Komutanlıklarına destek verecektir.”

Yunanistan’la savaş provokasyonu, kendi jetini düşürmek: Bu doğrultuda “Türk Hava Kuvvetleri’nin Ege Denizi’ndeki uçuşlarının sayısının arttırılması” ve “Türk savaş uçaklarının Yunanistan tarafından engellendiğinin ve taciz edildiğinin gündeme getirilmesi” (her ikisi de gerçekleşti). Vahim planda şöyle deniliyordu:

“Emirle Ege uçuşları sırasında Yunan Hava Kuvvetlerine ait uçaklar taciz edilerek tahrik edilecek bir çatışma ortamı oluşturulacaktır. Mümkünse bir uçağımızın Yunan Hava Kuvvetleri tarafından düşürülmesi sağlanacak, bu gerçekleşmediği takdirde yeniden teşkilatlandırılan ÖZEL FİLO personelinden bir pilotun uygun zaman ve yerde kolundaki uçağa atış yapmak sureti ile kendi uçağımızın düşürülmesi sağlanacaktır. Uçağın, Yunan Hava Kuvvetleri tarafından düşürüldüğü yönünde medyada haberler yaptırılarak, AKP Hükümetinin bu konudaki acizliği ortaya konulacaktır.”

“Cübbeli” ve “Sarıklı” gruplar oluşturulması, İstanbul Kadıköy’de ve Fatih Çarşamba’da yeşil bayraklarla gösteri yaptırılması, ardından molotoflarla askeri hava müzesine saldırtılmaları.

Tüm hava üslerine şeriatçı gruplar tarafından saldırılar düzenlenmesi: “hava birlikleri etrafındaki bölgelerde sokaklarda, caddelerde ve çevre yolu ve karayollarında güvenlik bölgeleri oluşturularak denetim sağlanacak, arama yapılacak, şüpheli olduğu gerekçesi ile bazı şahıslar belli süreler alıkonulacaktır. Şiddet gösterenlere şiddetle cevap verilecek gerekli durumlarda silah kullanmaktan çekinilmeyecektir.”

Sivil itaatsizliğe karşı savaş uçakları: “Sıkıyönetim ilan edildikten sonra Ege ve Trakya’da faaliyetler tedricen azaltılacak ve gerilim ihtiyaç nispetinde düşürülecektir. Özellikle İstanbul’daki sivil itaatsizliğe karşı Bandırma, Çorlu Meydanlarında 4’er uçak 24 saat hazırlık durumunda gösteri uçuşu ve gerçek atış yapabilecek şekilde yerde karışık yükle hazır bekletilecek, bu maksatla 162 nci Filo Komutanlığı’nın yarısı Çorlu Meydanı’na intikal ettirilecektir.”

Camiler bombalanacak: Çarşaf eylem planına göre Fatih ve Beyazıt’ta Cuma namazı çıkışında bombalar patlatılacaktı. Halkın içine sızmış provokatörler cemaati tahrik edecek, bunların kızgın Fatihli esnafla birleşip yürüyüşe geçmeleri sağlanacak.

– Güneydoğu’da yani Kürdistan’da direnenlere “İsrail tipi” müdahale edilecek, İstanbul ve büyük şehirlerde rejim muhalifleri ve göstericiler gözaltına alınıp statlarda toplanacak.

36 gazeteci tutuklanacak, 137 gazetecidense “faydalanılacak”: Derhal tutuklanması planlanan gazeteciler: Abdullah Aymaz, Abdullah Yıldız, Abdurrahman Dilipak, Ahmet Altan, Ahmet Taşgetiren, Akif Emre, Ali Bayramoğlu, Ali İhsan Karahasanoğlu, Cengiz Çandar, Ekrem Dumanlı, Emre Aköz, Etyen Mahçupyan, Fehmi Koru, Gülay Göktürk, Haluk Örgün, Hasan Celal Güzel, Hasan Karakaya, Hidayet Karaca, Hrant Dink, Hüseyin Gülerce, Kazım Güleçyüz, Mehmet Altan, Mehmet Ocaktan, Murat Belge, Mustafa Erdoğan, Mustafa Kaplan, Mustafa Karaalioğlu, Nazlı Ilıcak, Nuh Gönültaş, Perihan Mağden, Sadık Albayrak, Serdar Arseven, Sibel Eraslan
Umur Talu, Yavuz Bahadıroğlu.

Balyoz hükümeti

Balyoz belgeleri arasından darbe sonrası kurulacak hükümetin listesi de çıkmıştı:

Rıfat Hisarcıklıoğlu (Başbakan)
Hikmet Çetin (Devlet Bakanı ve Başbakan Yardımcısı)
Yıldırım Aktuna (Devlet Bakanı ve Başbakan Yardımcısı)
Necmettin Karaduman (Devlet Bakanı ve Başbakan Yardımcısı)
Süheyl Batum (Devlet Bakanı)
Mehmet Moğultay (Devlet Bakanı)
Mehmet Nuri Yılmaz (Devlet Bakanı)
Türkan Saylan (Devlet Bakanı)
Mehmet Seyfi Oktay (Adalet Bakanı)
Kemal Yavuz (Milli Savunma Bakanı)
İsmet Sezgin (İçişleri Bakanı)
İsmail Cem (Dışişleri Bakanı)
Zekeriya Temizel (Maliye Bakanı)
Kemal Gürüz (Milli Eğitim Bakanı)
Ömer İzi (Bayırdırlık ve İskan Bakanı)
Kemal Alemdaroğlu (Sağlık Bakanı
Işın Çelebi (Ulaştırma Bakanı)
Köksal Toptan (Tarım ve Köy İşleri Bakanı)
Bayram Meral (Çalışma ve Sosyal Güvenlik Bakanı)
Hüsamettin Özkan (Sanayi ve Ticaret Bakanı)
Rüştü Kazım Yücelen (Enerji ve Tabi Kaynaklar Bakanı
İstemihan Talay (Kültür Bakanı)
Eyüp Aşık (Turizm Bakanı)
Hikmet Uluğbay (Orman Bakanı)
Nur Serter (Çevre Bakanı)

“Harp oyununu” dediler ama…

Darbenin lideri ulusalcı Çetin Doğan ve adamları, Balyoz’un bir “harp oyunu” yani hayali bir kriz senaryosu yaparak, bu krize nasıl yanıt verileceğinin görülmesine dair standart bir TSK semineri olduğunu iddia ettiler.

Şimdi Ergenekon yöneticiliğinden tutuklu olan dönemin Genelkurmay Başkanı İlker Başbuğ’un desteklediği darbeci subayların aileleri ve taraftarları Balyoz belgelerinin tahrif edildiğini öne sürerek bu davanın bir komplo olduğunu iddia etti. Ancak mahkemede verilen ifadeler ve kriminal araştırmalar bu iddiaların tümüyle geçersiz olduğunu ispatladı.

Donanma Komutanlığı’ndan çıkan orijinal belgeler

8 Aralık 2010 günü Gölcük Donanma Komutanlığı’na yapılan baskında İstihbarat Şube Müdürlüğü’ndeki bir odanın zeminine gömülü poşetler dolusu gizli belgeler bulundu. Belgeler arasından Balyoz darbe planının orijinali de çıktı. Cuntanın belgelerinin dönemin Donanma Kurmay Başkanı tarafından bilindiği, belgeleri İstihbarata Karşı Koyma (İKK) Kısım Amiri Kemalettin Yakar’ın zemin altına koyduğu , bakyoz davası sanığı binbaşının ,ifadesiyle belirlendi. Bu gelişme Balyoz belgelerinin sahte olduğu ve tahrif edildiğini edildiğini savunan cunta üyeleri ile taraftarlarının temel tezinin çökmesine neden oldu.

Önce ‘hızlı yargılama’ istediler, sonra davayı sabote ettiler

Balyoz darbecilerinin savunmasını İstanbul Barosu yönetimi üstlendi. Darbecilerin avukatları yargılamanın hızlı olmasını ve müvekillerinin tutukluluk durumunun sona ermesini istedi. Ancak işler tersine dönünce bu kez duruşmalarda olay çıkartıp boykot ederek yargılamayı yavaşlatmayı denediler. Başta Çetin Doğan olmak üzere birçok darbeci general mahkeme heyetini ve savcıyı defalarca tehdit etti.

CHP ve MHP’den darbecilere destek

CHP ve MHP milletvekilleri Balyoz duruşmalarına katılarak, Silivri’de mahkeme önünde basın açıklamaları yaparak kanlı darbe plancısı generallere aktif destek verdi. Kürtlere karşı kirli savaşın komutanı Korgeneral Engin Alan 2011 seçimlerinde faşist partiden milletvekili seçilmiş, MHP ve CHP Engin Alan’ın serbest bırakılması için aralıksız kampanya yapmıştı.

“Yetmez ama Evet” diyenlerin kapısını açtığı kazanım

Balyoz davası, belgeler yayınlandıktan kısa bir süre sonra sivil mahkemede başladı.

12 Eylül 2010’da yapılan anayasa değişikliği referandumunda oylanan paketin maddelerinden biri de komutanların sivil mahkemelerde yargılanmasıydı.

Yüzde 58 buna evet dedi . Bu darbeye karşı mücadele bir eşikti ve halk tüm karşı girişimleri bertaraf ederek bu eşiği aştı.

Balyoz cuntacılarının cezalandırılması yüzde 58’in, Yetmez ama Evet diyenlerin kazanımıdır.

Paşa paşa yargılandılar

2003’te hükümetin bildiği halde dokunamadığı komutanlar 2010’da yargılandılar.

 

marksist.org

Posted in Duyurular, Gerçekler, Türkiye Gündemi | Etiketler: , , , , , , , , , , | Leave a Comment »

Salih Mirzabeyoğlu ve Telegram işkencesi

Posted by Emi[R]ates™ Eylül 20, 2012

 

10 yıl önce ‘terörist’ kimliğimle girdiğim Bolu F Tipi Cezaevi’ne, 10 yıl sonra gazeteci kimliğimle girerken, fikirleriyle hayatıma şahsiyet kazandıran Mütefekkir Salih Mirzabeyoğlu’nu görecek olmanın tarifsiz duygusu içindeydim.

 

Adalet Bakanlığı’na yaptığım müracaat neticesinde verilen olumlu cevapla Pazartesi günü (17.09.2012) erken saatte Bolu’ya doğru yola çıktım. Bolu’ya indiğimde, görüşmeye beraber gireceğim avukat Ali Rıza Yaman henüz gelmemişti. Ben de bundan istifade, 4 yıl hapis yattığım şehri gezeyim dedim ama… Salih Mirzabeyoğlu’nu ziyaret edeceğimden sadece cezaevi yönetimi değil ‘başkaları’ da haberdar olmuş ve şehri gezerken peşimde dolanıp durdular. Peşimdekilerle birlikte avukat Yaman’la buluşup hapishanenin yolunu tuttuk.

 

Hapishane girişindeki kayıt, arama faslını geçtikten sonra nihayet görüşme odasındaydık. Heyecanla ayakta beklerken kapı açıldı ve yıllarca görmeyi arzuladığım Mütefekkir karşımdaydı. O’na sarılırken her anlamda ayaklarım yerden kesildi! “Hoşgeldin Milat” diye beni karşıladı.

 

Görüşmemizin ağırlığı Telegram işkencesi üzerineydi. Bilindiği üzere Telegram, zihin kontrolü işkencesinin bir çeşidi. İsim babası da, kendisine yapılan işkenceyi çözen ve bu işkenceyi isimlendiren Salih Mirzabeyoğlu. 24 saat boyunca beyninize hükmetmeye çalışılıyor, ne düşünürseniz karşılığı veriliyor ve bununla birlikte elektromanyetik silâhlarla vücudunuzda acılar meydana getiriliyor. İşte Salih Mirzabeyoğlu 12 yıldır böyle bir işkencenin altında Fikr’inin savaşını veriyor.

 

Telegramcılar benim hakkımda da Mütefekkir’e menfi propaganda yapmışlar. Hatta görüşme sırasında da devreye girdiler. Mütefekkir Mirzabeyoğlu, “Sohbetimizin tadını kaçırmaya çalışıyorlar” dedi ve sağ böbrek tarafını gösterip, “Şu an buraya ağrı veriyorlar” dedi.

 

Tam babamın selâmı söylemeye hazırlanırken, “Kapının önünde babandan bahsettiniz mi” diye sordu. Avukat Yaman’a şaşkın bir şekilde baktım. Çünkü kapı önünde avukat Yaman, “Babanızın da selâmını söylemeyi unutmayın” demişti. Telegramcılar bu konuşmayı kendisine aktarmışlar. Yani bu hâdiseyle de Telegram işkencesinin canlı şahidi oldum!

 

Sohbet sırasında, “Bu yapılanlarla beni itibarsızlaştırmaya çalışıyorlar. Ama şu unutulmasın ki, insanlar mahkemelerde deli olduklarını ispat etmek için uğraşırlarken ben akıllı olduğumu ispat etmeye çalışıyorum” dedi.

 

Dünyadaki gelişmelerle ilgili olarak da, “Fikre bakılmalı. Bizim zamanımızda hassasiyet vardı. Hassasiyetle birlikte heyecan. Meselâ 25 asker kazaya kurban gider (Afyon hâdisesinden bahsediyor. YK) bakarsınız televizyonlara çıkılır, konuşulur. Konuşmaktan ibarettir. Fikir yok, heyecan yok. Sanki hâdiseler bunlar konuşsun diye oluyor. Genel olarak bütün meselelere bu kapsamda bakılabilinir. Fikir işlenmedikçe konuşulmaktan ibaret kalıp sonuç alınamaz.” diyerek ümmetin ihtiyacı olduğu Fikr’e dikkat çekti.

 

Görüşmeyle ilgili olarak izlenimlerimi aktarmaya devam edeceğim inşaAllah. Mütefekkir Salih Mirzabeyoğlu’la görüşmeye izin veren Adalet Bakanlığı’na teşekkür ederken şunu da belirtmeden geçemeyeceğim: Bolu F Tipi Cezaevi’nde Telegram işkencesi devam ediyor. Bu işkenceyi yapanları tespit etmek ve cezalandırmak Salih Mirzabeyoğlu’nun iyiliğinden önce sizin iyiliğiniz içindir. Çünkü bu işkenceyle Salih Mirzabeyoğlu’nu esir alamayanlar yarın sizleri esir almak isteyebilir. Ve sizler Salih Mirzabeyoğlu gibi direnç gösteremeyebilirsiniz!

 

Yakup Köse
Milat Gazetesi

Posted in CKD Haberler, Gerçekler, Türkiye Gündemi | Etiketler: , , | 1 Comment »

Suriyeli göçmenler kardeşimizdir

Posted by Emi[R]ates™ Eylül 16, 2012

 

Balyoz davasının 103. duruşmasını geçenlerde kalabalık bir CHP heyeti izlemiş.

Bir konuşma yapan CHP Genel Başkan Yardımcısı Bülent Tezcan şöyle demiş:

“Hatay’da daha iki gün önce gördük, Özgür Suriye Ordusu’nun militanlarına misafirhaneler açılıyor. Özgür Suriye Ordusu’nun militanları eğitim kamplarında, misafirhanelerde eğitilip ağırlanıyor. Özgür Türk ordusunun subayları da esir kamplarında, Silivri toplama kamplarında esir ediliyor.”

Memlekette sosyal demokrasinin ve solun hâl-i pür melalini dört kısa cümlede bu kadar özlü bir şekilde özetleyebilmek önemli bir başarı.

Asker sevgisi, darbeci taraftarlığı, milliyetçilik, sahte antiemperyalizm, yabancı düşmanlığı ve ırkçılık… Bütün bunları, 38 kelimeye sığdırmak ciddi bir dil ustalığı gerektirir. Tebrik ederim!

Öte yandan, Türkiye’de solcu olmayan herkese çok acıyorum.

Bülent Bey gibileri tarafından fena hâlde kandırılıyorlar.

On yıldır izliyorlar. Ve zannediyorlar ki, “Solculuk nasıl bir şeydir” sorusunun cevabı şöyle:

Solcu dediğin Atatürk hayranıdır, siyasî hattını Genelkurmay’a bakarak belirler, Müslümanlar hükümet olacağına askerler olsun diye düşünür, Ergenekon diye bir örgütlenme olmadığına inanır, darbe planı yapanları kahraman olarak görür, İlker Başbuğ’un Amerikan emperyalizmine karşı savaşan bir vatansever olduğunu savunur, LAV silahını boru zanneder.

Türkiye’de solcu olmayan herkes geçtiğimiz on yılda bunlara ikna oldu.

CHP’ye ve ondan pek farkı olmayan küçük “sol” örgütlere bakınca ikna olmamak mümkün değil zaten.

Ben bile olacaktım neredeyse.

“Milliyetçi değilim, Türk Silahlı Kuvvetleri’ni sevmem, ırkçılıktan nefret ederim, kimsenin dindarlığı, başörtüsü filan beni ilgilendirmez, ben ne biçim sosyalistim? Acaba ben mi yanılıyorum?” diye kuşkuya kapıldım.

Ama hayır, yanılmıyorum.

Türkiye’de geniş bir kesimin “solculuk” zannettiği şey hiçbir anlamda solculuk değil.

Olmadığını, şu geçtiğimiz haftalarda Suriye olayları bir kez daha kanıtladı.

Pek çok açıdan kanıtladı, ama ben çok basit ve çok temel iki açıya değinmek istiyorum.

Biri, genel olarak Arap devrimleri karşısındaki tavır. Diğeri, Suriyeli göçmenlere karşı tavır.

Sosyalist olmak bazen çok ayrıntılı, çok karmaşık, teorik, taktik tartışmalar gerektirir.

Ama çok zaman hiç de karmaşık değildir. Hiç tartışma gerektirmeyecek kadar basittir.

Bir ülkede, ülkeyi silah ve baskı yoluyla onyıllarca yöneten bir diktatör varsa ve o ülkenin halkı o diktatöre karşı ayaklanırsa, bir sosyalist diktatöre karşı halkı destekler.

Bu kadar basit.

Diktatör kimmiş, halk kimlerden oluşuyormuş, kim nerede ne yapmış, hangi yöntemler nasıl kullanılıyormuş, dışarıdan kimler müdahale etmeye çalışıyormuş, ayaklananlar hangi dine inanıyor veya inanmıyormuş… Hiç fark etmez.

Diktatör devrildikten sonra ne olacakmış, Müslümanlar veya Budistler iktidara gelebilirmiş, biz Müslümanları veya Budistleri severmişiz veya sevmezmişiz… Hiç fark etmez.

Tunus’ta da, Mısır’da da, Yemen’de de, Bahreyn’de de ve Suriye’de de, bir sosyalist önce ve basitçe diktatöre karşı halkı destekler.

Sosyalist olduğunu iddia eden bir kişi bu ülkelerde halka karşı diktatörü destekliyorsa, bunu ya Arapları küçük gördüğü için yapıyordur, ırkçıdır; ya Müslümanlardan nefret ettiği için yapıyordur, İslamofobiktir; ya da Esed gibilerinin antiemperyalist olduğunu düşündüğü için yapıyordur, aptaldır.

Birkaç yıl önce Şam’a gitmiştim. Sınır girişinde koca bir tabelada Arapça, Fransızca ve İngilizce olarak “Esed’in Suriye’sine hoş geldiniz” yazıyordu. Babasının çiftliği sanki!

Ve şimdi bu çiftlikte hayvan gibi yaşamayı reddeden halkı mı destekleyeceğim, yoksa bu halkı binlercesiyle, onbinlercesiyle katleden diktatörü mü?

Daha basit bir soru düşünemiyorum doğrusu.

Bir de şu soru var: Savaştan ve ölümden kaçan, evlerini terketmeye zorlanan, yaklaşan kış koşullarında çadırlarda yaşayan onbinlerce sığınmacı hakkında bir sosyalist ne der, ne yapar?

Kim olduklarını, hangi siyasete veya dine inandıklarını mı araştırır, yoksa yardım etmek için seferber mi olur?

Suriyeli sığınmacılar hakkında ırkçılık yapan, 80.000 kişiyi El Kaide militanı olmakla suçlayan, Hatay’a gidip gösteriler düzenleyenler “sosyalist” olabilir mi? İnsan bile oldukları kuşkulu bence.

 

Roni Margulies

Posted in Türkiye Gündemi | Etiketler: , , , | 1 Comment »

Suriye meselesine tam olarak nasıl bakmalıyız?

Posted by Emi[R]ates™ Eylül 11, 2012

 

Tam olarak şöyle bakmalıyız:

1) Hafız Esed liderliğindeki Baas Partisi diktatörlüğü bir zulüm makinesiydi. 1982’de İhvan-ı Müslimin ayaklanmasını bahane ederek Hama şehri ve çevresini kıyasıya bombalayarak onbinlerce masum insanı katletti. Ardından müthiş bir tutuklama, işkence ve idam furyasıyla milletin iflahını kesti.

2) 2000 yılında ölen Hafız Esed’in yerine geçen oğlu Beşşar, köklü reformlar vaat etti. Muhaberat denilen gizli servisleri halkın ensesinden çekeceğine, ifade hürriyetinin önündeki engelleri kaldıracağına ve çok partili demokratik sisteme geçişi sağlayacağına söz verdi, fakat sözünde durmadı.

3) Yıllar geçtiği halde hürriyet ve adalet yolunda dişe dokunur bir tek reform bile yapmayan Esed, buna gerekçe olarak Suriye’nin emperyalist fitne tehdidi altında oluşunu gösterdi. Halbuki aynı dönemde Türkiye’deki AK Parti hükümeti de büyük meydan okumalarla (PKK terörü, Kemalist yargı diktatörlüğü, darbe teşebbüsleri) karşı karşıya olduğu halde köklü reformlar yapabildi.

4) “Esed gerçekten reformcu, fakat rejim içindeki reform karşıtlarından çekiniyor. Köklü reformlar için en uygun konjonktürü gözlüyor.” diye bir dedikodu vardı. Suriye halkı bu dedikoduya inandı ve umutla bekledi. Bu arada zindan duvarları işkence gören siyasi tutukluların çığlıklarıyla inlemeye devam etti.

5) Suriye devletini hürriyet ve adalet yolunda ıslah etmekten geri duran Esed, Suriye-Türkiye ilişkilerini iyileştirmek konusunda ise fevkalade atak davrandı. Bu, takdire şayan. İsrail’e karşı Hizbullah ve Hamas’a verdiği destek de elbette takdire şayan ama bunların hiçbiri Suriye halkına vaat ettiği reformları gerçekleştirmekten geri durmasına mazeret teşkil etmez ve liderliği altında
devam eden mezalimi affettirmez.

6) Ayaklanma ve yıkım kaçınılmaz değildi. Esed, biraz basiret ve ferasetle bunun önüne geçebilirdi. Ne var ki, Tunus’ta devrim kutlamalarının yapıldığı ve Mısır’da da devrim rüzgârlarının estiği günlerde bir Amerikan gazetesine “Mısır ve Tunus’ta olanlar bizde olmaz” diye beyanat vererek, basiret ve ferasetten zerre kadar nasiplenmediğini ortaya koydu.

7) Düpedüz kaşınıyordu Esed. Öyle ki, ‘Bu ülkede reform öyle bir nesil içinde yapılabilecek bir şey değil’ bile diyebiliyordu pervasızca.

8) 2011 yılının Mart ayında Der’a şehrinde bir grup çocuk evlerin duvarlarına “Doktor (Beşşar), sıra sana geliyor!” diye yazdı. Bu çocukların Muhaberat tarafından tutuklanması ve “Onlar daha çocuk, bırakın evlerine dönsünler” diye yalvaran ailelerine ve toplum önderlerine hakaret edilmesi üzerine protesto gösterileri başladı. Halka gelişigüzel ateş açan sözde güvenlik güçlerinin işlediği cinayetler protestoları ayaklanmaya çevirince, rejim, günü kurtarmak için çocukları serbest bıraktı. Fakat günü kurtaramadı. Çocukların vücutlarındaki korkunç işkence izlerini gösteren videoların internette yayınlanmasıyla beraber ayaklanma yeni bir ivme kazandı ve şehirdeki Baas Partisi binası yakıldı. Çok net bir mesaj veriyordu Der’a: “10 yıldır reform diyorsun, hiçbir şey yapmıyorsun ey Beşşar! Sabrımız tükendi. Bu aşağılık düzene daha fazla tahammül etmeyeceğiz!” Nitekim o günlerde Der’a’lı bir genç, bir Arap televizyonunda şöyle dedi: “Dört gündür sokaklarda, meydanlarda içimizden geldiği gibi haykırıyoruz. Hayatımda ilk defa korku duvarını aştım ve özgürlüğü iliklerime kadar hissettim. Bu hissi o kadar sevdim ki, artık ondan vazgeçemem. Ölüm pahasına da olsa özgür kalacağım!”

9) Şehir merkezindeki camiyi ve  çevresini Kahire’nin Tahrir Meydanı’na çeviren Der’a ahalisi orada gece gündüz hürriyet
ve adalet sloganları atıyor, bunları elde edinceye kadar evlerine dönmeyeceğini ilan ediyordu. Başka şehirlerde de camilerden çıkan kalabalıklar “Canımız-kanımız sana feda olsun ey Der’a! Yaşasın hürriyet! Lailaheillallah, Allahuekber!” diye haykırarak onlara destek veriyordu.

10) Ok yaydan çıkmıştı, fakat  okun hedefinde henüz  Esed yoktu. Öfkeli  kalabalıklar henüz “Halk  düzenin yıkılmasını istiyor” demiyorlardı; “Halk düzenin ıslahını istiyor”  diyorlardı.

11)Ortalık yanıp kavrulurken, Esed’in hiç sesi  çıkmıyordu. Bu sessizlik  iki hafta boyunca devam  etti. Nihayet, Esed’in meclis kürsüsünde halka hitap edeceği ve konuşmasının devlet televizyonunda canlı olarak yayınlanacağı duyuruldu. Bütün Suriyeliler  ve onlarla beraber biz Suriye  dostları son bir umutla o konuşmaya kilitlendik.

12)Suriye’nin hürriyet ve  adalete kavuşması dileğiyle gözlerinin içine  bakan ve artık bundan  aşağısına razı olmayacağını net bir şekilde  ortaya koymuş olan kitlelere diye  diye şöyle dedi Esed: ‘Tamam, bazı  hatalar yapıldı ve insanlarımız haklı  olarak öfkelendiler, ama bu isyanın arkasında İsrail var. Başka bazı bölge devletleri de var… Reform meselesine  gelince: Başkan reform yapmak istiyor, fakat çevresi ona engel oluyor diye bir  dedikodu var. Aslında tam tersi. Çevremdekiler  bana daima reform yapmamı telkin ediyorlar, fakat ben onlara  uymuyorum. Reform elbette gerekli  bir şey, fakat bugünden yarına reform  yapılmaz. Reformlar için takvim de veremem.’  İşte filmin tamamen koptuğu  an!.. Acil reforma yanaşmadığı gibi  reform takvimivermeyebile tenezzül  etmeyen küstah bir diktatör! Ve karşısında,  köklü reformlar için daha fazla bekleme takatini çoktan kaybetmiş, isyanın tadını almış, isyan içinde hürriyet  hissinin tadını almış, ölüm pahasına  da olsa hürriyet ve adaleti haykırmanın tadını almış kocaman bir halk! Devrim için düğmeye basılmayacaktı da ne olacaktı?

13)Devrim için düğmeye basanlar Amerikalılar  yahut İsrailliler değil, Suriye’nin öz evlatlarıdır. Devrim hareketinin merkezleri
CIA ve MOSSAD karargâhları değil, Suriye’nin camileridir. Suriyeliler, ülkenin dört bir yanında Cuma namazlarından sonra “Halk düzenin yıkılmasını istiyor” sloganları eşliğinde Esed’in posterlerini yırtmaya başladılar. Rejim buna katliam üstüne katliamla cevap verdi. Der’a, öncekini fena halde gölgede bırakan bir vahşete maruz kaldı. Humus’ta, İdlib mıntıkasında, Hama’da kan gövdeyi götürdü. Muhalif gösterilerin yapıldığı şehirler, kasabalar artık tankların hücumuna uğruyordu.

14)Rejim, muhalif gösterilerde birtakım teröristlerin ve yabancı ajanların halka ve güvenlik güçlerine ateş açarak ortalığı karıştırdığını, devletin barışçı göstericilere karşı değil o ajanlara ve teröristlere karşı savaştığını ileri sürüyordu. Fakat her ne hikmetse rejimin düzenlediği mitinglerde o ajanlara ve teröristlere hiç rastlanmıyordu!

15)Rejim bir yandan terörle mücadele edebiyatı yaparken, öbür yandan da çocukları bile alenen vahşice katlederek muhaliflere gözdağı vermeye çalışıyordu. Mesela, Der’a’da, katıldığı muhalif bir gösteride gözaltına alınan Hamza El-Hatip isimli 13 yaşında bir çocuk, Muhaberat nezaretinde akıl almaz işkencelerden geçirilerek öldürüldü ve tenasül uzvu
kesilmiş olarak ailesine teslim edildi.

16)Katliama dayanamayıp sivil halka ateş açmayı reddeden askerler kurşuna dizilmeye başlayınca, binlerce asker, aileleri vasıtasıyla ulemaya başvurarak, “Öldürülmemek için öldürmemiz caiz midir?” diye sordular ve rejimin sadık âlimi olan Ramazan El-Buti de dahil olmak üzere bütün ulema “Öleceğinizi bilseniz dahî masum insanları vuramazsınız, böyle bir emri
yerine getiremezsiniz” diye fetva verdi.

17)Vicdanlı askerler ordudan firar edip, halkı korumak maksadıyla silahlı gruplar oluşturdular. Hür Suriye Ordusu işte böyle doğdu. Savaşçılarının tamamına yakını Sünni Müslüman olmakla beraber, Hür Ordu mezhepçi bir yapı değil.

18) Devrimci Suriyelilerden terörist ve Amerikan/İsrail ajanı diye söz eden İran yönetimi ve Lübnan Hizbullahı, güya “direniş hattı”nı korumak için Esed rejimine her türlü desteği veriyor. Halbuki bugün devrim için yürüyen Suriyelilerle 2006’da
Lübnan Hizbullahı’nın İsrail’e karşı zaferini kutlayan Suriyeliler aynı Suriyeliler. “33 Gün Savaşı” sırasında hiçbir komplekse kapılmadan Nasrallah’ı baş tacı ettiler. Kimse “Bu Şii’dir, bizden değildir” demedi. Sünni çarşılarda Nasrallah posterleri yok sattı. Şimdi ise o posterler –ve elbette Hamaney posterleri- Esed’inkilerle beraber yırtılıp
atılıyor.

19)İran yönetimi ve Lübnan Hizbullahı Suriye Devrimi’ne cephe almasaydı, kanlı Esed diktatörlüğünü pervasızca savunmasaydı, hele bir de devrime yarım yamalak da olsa bir selam yollasaydı, bugün Suriye sokaklarında İran ve Lübnan Hizbullahı aleyhinde bir rüzgâr esmeyeceği gibi, “Suriye krizinin bir mezhepler savaşına dönüşerek bütün bölgeyi ateşe vermesi” gibi bir ihtimal üzerinde de durulmayacaktı. Bugün böyle bir ihtimal sözkonusu ise, bunun sorumlusu doğrudan doğruya İran yönetimidir. (Yeri gelmişken: Beşşar Esed’i destekleyen / Suriye Devrimi’ni desteklemeyen Şia ehlinin Şialığı ve Alevi’nin Aleviliği yalan. Hüseynî duruş sahibi İslamcının Hüseynî duruşu ve İslamcılığı da yalan. Şia, taraftar demektir; Hazret-i Ali -radyallahuanh- taraftarı. Alevi de o demektir. Haksız ve hakikatsiz gücün karşısında, o güç ezici de olsa, hak ve hakikati üstün tutmak demektir. Hüseyin’le aynı yolda olmak da diktatörlüğe karşı isyan bayrağını çekmek demektir. Şia olan, Alevî olan, Hüseynî olan, Suriyeli devrimcilerdir; yukarıda mezkûr kimseler değil. Onlar ki, bir yandan “Yâ Hüseyin Mazlum” derler, “Kerbelâ, Kerbelâ” derler, sabahtan akşama kadar Yezid’e lanet okurlar, fakat öbür yandan Hama ve Humus’taki Kerbelâ’ları görmezden gelip, masum kanı akıtmakta Yezid’i bile geride bırakan zalim Esed’e açıkça arka çıkarlar. Hüseynî devrim hareketinin varisleri olan Suriyeli devrimcilerin ve onların ailelerinin katledilmelerini dert edinmezler. Esir aldığı 12 İranlıyı İHH İnsani Yardım Vakfı’nın ricası üzerine serbest bırakan ve serbest bırakırken İran’a “Mevcut Suriye siyasetinizi değiştirip mazlumların safına geçin” diye çağrıda bulunan devrimci askerî birliğin adı “İmam Hüseyin Seriyyesi”. İroniye bakar mısınız?)

20)Devrimciler diyorlar ki: “Biz devrimden vazgeçip Esed’i ululayarak yaşamaktansa Lailaheillallah diyerek ölmeyi tercih
ederiz. Zaten silah bırakmayı kabul etsek de bizden ve ailelerimizden er veya geç intikam alırlar.” Hal bu iken, Suriye
meselesine barışçı bir çözüm bulunması gerektiğini ve onun için de Hür Ordu’ya silah yardımında bulunmanın çok fena olacağını, zira böyle bir yardımın savaşı kızıştırarak daha fazla insanın ölümüne yol açacağını söyleyip duranlar var. Devrimciler kalaşnikof tüfeklerle de olsa tankların karşısına çıkmakta ısrar edeceklerine göre ve rejim de ‘bir avuç terörist’i etkisiz hale
getirmek bahanesiyle şehirleri bombalamayı ve sivilleri kitleler halinde öldürmeyi ısrarla sürdüreceğine göre, burada
“barışçı çözüm” denilen şey, İran ve Rusya destekli rejimin ezici silah gücüyle baş edemeyecek olan devrimcilerin ve onların ailelerinin, komşularının, şehirlerinin ortadan kaldırılması anlamına geliyor. Böyle bir yaklaşımı tasvip etmek mümkün değil. Mevcut felaketi sona erdirmek ve mutedil Hür Ordu’nun kontrolü dışında –rejime bağlı Nusayri faşistlerinin ve sağdan soldan gelen bazı Sünni faşistlerinin kışkırtmalarıyla- çıkabilecek olan mezhep savaşları gibi daha büyük felaketlerin önüne geçmek için tek yol Hür Ordu’nun vurucu gücünü alabildiğine arttırarak Esed’e bağlı güçleri bir an evvel darmadağın etmesini sağlamaktır. “Bu resmen savaş kışkırtıcılığı!” diyenler resmen katliam kışkırtıcılığı yapıyorlar!

21)Silahlı devrim mücadelesinin başladığı günlerden beri, 8-10 aydır, ABD ve bazı Arap körfez devletlerinin Hür Ordu’yu en gelişmiş silahlarla donattığına dair iddialar duyarız. Halbuki bu süreçte görüştüğümüz yüzlerce devrimci –istisnasız
hepsi- silah kıtlığından şikâyet ettiler. Suriye Devrimi’ni hararetle desteklediği ve hatta askeri bir harekâtla Esed  rejiminin tepesine bineceği ileri sürülen ABD ve diğer Batılı devletler, bizzat savaşmak şöyle dursun, savaşmakta olan Suriyeli devrimcilere silah vermeye bile yanaşmadılar. En azından hatırı sayılır bir silah yardımında bulunmadılar. Çünkü kulislerde “Bunların çoğu İslamcı. Onlara silah verirsek başımıza bela alırız” diyerek birbirlerini dolduruyorlardı.  Kulislerdeki bu konuşmalar CNN ve BBC ekranlarına da yansıdı.

22)Devrim savaşçılarının pes etmemeleri ve halkın da onlara acımasızca bombalanmak pahasına ısrarla sahip çıkması –bu arada “Onlar destek vermezse devrim filan olmaz” denilen Şamlıların ve Haleplilerin de bütün riskleri göze alarak devrim kervanına katılmaları- karşısında sadece Esed rejimi değil Batı da neye uğradığını şaşırdı. Zevahiri kurtarmak için “Suriye’nin Dostları” toplantılarına katılıp Esed yönetimine karşı ambargolar ilan eden Batı, aslında ‘temenni’ babında bile devriminyanında tam olarak yer almıyordu. Çünkü, hem devrimin kimliği konusunda tereddütleri vardı, hem Irak ve Libya
gibi petrol zengini olmayan Suriye’ye bir türlü konsantre olamıyordu, hem de devrimcilerin bu kadar dayanabileceğine ihtimal vermiyordu. 16 aydır devrimcilere somut bir destekte bulunmadı. Bizim hükümetimiz ise Suriyeli devrimcilere başından beri somut yardımlarda bulunuyor ve hatta birçok Hür Ordu komutanını başka binlerce Suriyeli mülteci gibi memleketimizde
ağırlıyor. Ne var ki, “Devrimcilere silah verirsek daha çok kan akar” yanılgısına düştüğü yahut düşürüldüğü  için Hür Ordu’nun bu yöndeki taleplerini şimdiye kadar karşılamadı. Şimdi karşılamaya başladığı iddia ediliyor. İnşaallah doğrudur.

23)Birbuçuk-iki aydır Hür Ordu’nun vurucu gücünün arttığını görüyoruz. Artık gün geçmiyor ki devrimciler rejimin bir asker ikonvoyunu darmadağın etmesinler, birkaç tane tank yakıp birkaç tanesini de ganimet almasınlar. Öre yandan, rejimin kalbi de artık Hür Suriye Ordusu’nun atış menzilinde. Eli kanlı savunma bakanı, içişleri bakanı, üst düzey askeri yetkililer ve muhaberat yöneticileri Liva-ul İslam (İslam Sancağı) gibi Hür Ordu birlikleri tarafından idam edilebiliyor. Şam’ın merkezinde HürOrdu rüzgârları esiyor, bayrak direklerine devrim bayrağı çekiliyor. Devrimin ayak sesleri kulakları sağır edecek kadar yükseldi. En ağır şartlarda bile direncini kaybetmeyen Hür Ordu zaten rejim ordusundaki vicdanlı askerler için bir cazibe merkezi olmuştu ve bunlardan binlercesi zaten firar edip Hür Ordu’ya katılmıştı; fakat şu son haftalardaki saf değiştirme furyası
bambaşka. Rejime indirdiği ağır darbelerle zafer ümidini yeşerten Hür Ordu’ya katılan rütbeli-rütbesiz askerlerin
hesabını tutmak artık imkânsız hale geldi. Bu yeni durumun oluşmasında, Türkiye’den gittiği söylenen manevra kabiliyeti ve tahrip gücü yüksek silahların tayin edici bir rol oynadığı ileri sürülüyor.

24)Türkiye, Hür Ordu’ya henüz silah yardımına başlamadıysa derhal başlamalı, başladıysa bu yardımı hem nicelik hem de nitelik bakımından büyütmeli ve sevkiyatın hızını mutlaka arttırmalı. Hedef, “Bir an evvel nihai darbe” olmalı. Esed ve arkasındaki güçlere yeni fitne-fesat planlarını olgunlaştırıp devreye sokma fırsatı tanınmamalı.

25)16 aydır tekrarlanan NATO Suriye’ye müdahale edecek, muhalif denilen zevat buna zemin hazırlıyor” geyiği artık ölmüştür. NATO Suriye’ye girmek için fırsat kollasaydı,üyesi olan Türkiye’ye ait bir jetin Esed rejimi tarafından düşürülmesini
altın fırsat bilip hemen “Bir NATO üyesine yapılan saldırı bütün NATO üyelerine yapılmış sayılır” gerekçesiyle Esed’in tepesine binerdi. Bu fırsatı kullanmadığına göre fırsat beklediği filan yok. Zaten NATO’nun kaptanı olan ABD yönetimi seçimlere hazırlanıyor ve bu süreçte Ortadoğu’nun adını bile duymak istemiyor. Hür Ordu’nun hiç ummadıkları kadar dayanıklı çıkması
üzerine Amerikalılar belki bundan sonra “Devrimciler kazanırsa onların karşısına çıkmaya yüzümüz olsun” veya
“İslamcı gruplara karşı seküler grupları güçlendirelim” diye düşünerek devrimcilere silah yardımında bulunma kararı alabilirler, belki de silah yardımına başlamışlardır bile; fakat bu da Suriye Devrimi’ni emperyalistlerin dümen suyuna
sokmaya yetmez.

26)Rejim muhaliflerinin oluşturduğu Suriye Ulusal Konseyi’ne gelince… Frenkmeşrep Burhan Galyon gibi kimselerin varlığı, falanca muhalifin ABD’ye iltifatı yahut filanca muhalifin laiklik vurgusu Konsey’i kurumsal olarak bağlamaz, hele Suriye Devrimi’ni hiç bağlamaz. Aynı şey, Hür Ordu’dan çıkabilen çatlak sesler için de geçerli. Irak’taki Sadddam muhalifleri arasında ABD ve İngiltere’ye iltifat eden –hatta onların istihbarat teşkilatlarıyla çalışan- bir sürü adam vardı. Bu, Irak İslam Devrimi Yüksek Konseyi’ni yahut Mukteda Es-Sadr’ı veya Iraklı İhvan-ı Müslimin üyelerini Amerikan ajanı yapar mı?

27)Yine de Suriye Devrimi’nin emperyalistler tarafından manipüle  edilebileceğinden endişe ediyorsak, çare yok, “Türkiye bütün imkânlarıyla Suriye Devrimi’nin ve bilhassa Hür Ordu’nun yardımına koşmalı” diyeceğiz. Bölgesel entegrasyonu / bütünleşmeyi hedefleyen Türkiye vaziyete hakim olunca emperyalistlere armut toplamak düşer.

28)“Suriye bizim iç işimizdir” diyen Başbakan Erdoğan yerden göğe kadar haklı… “Bütün komşularımızla düşman olduk. Dışişleri Bakanı Davutoğlu’nun komşularla sıfır sorun doktrini Suriye’de çöktü” diyenler yerden göğe kadar
haksız… Din, kültür, tarih, coğrafya, nüfus yapısı, bazı mevcut ve potansiyel güvenlik meselelerindeki karşılıklı
bağımlılık ve müşterek menfaatler, Türkiye ve Suriye’nin –diğer komşu ülkelerle beraber- Avrupa Birliği tarzında (hatta ondan da sıkı) bir birlik oluşturarak güçlenmelerini mümkün kılıyor ve küresel meydan okumalarla baş edebilmek için bunu yapmak kesinlikle zorunlu. AK Parti Hükümeti “Komşularla sıfır sorun, azami işbirliği ve nihayet tam entegrasyon” siyasetini
bunun için geliştirmiştir ve bu siyasetin gereği olarak Suriye yönetimiyle safları sıklaştırmıştır.

2003’te başlayan bu süreç boyunca Erdoğan ve Davutoğlu, reformcu olduğuna inandıkları Esed’i bu yönde sürekli olarak teşvik etmiş ve ondan aldıkları umut verici sinyallere güvenerek “Şam Baharı”nın yakın olduğuna inanmışlardır. Esed’in Der’a olayları karşısındaki tavrı bu sinyalleri boşa çıkardığı halde Erdoğan ve arkadaşları sabırlarını koruyarak Esed’i acil ve köklü reformlar için ikna etmeye  çalışmayı sürdürmüşlerdir. AK Parti Hükümeti beri tarafta Tahran’la da görüşüyor ve İranlı kardeşlerimizi
Suriye meselesine beraberce makul bir çözüm bulmaya davet ediyor, fakat “Suriye’de statükoya devam”dan başka
cevap alamıyordu. Aylarca devam eden bu süreçte rejim ordusunun öldürdüğü Suriyelilerin sayısı binleri buldu.

Tahammül sınırı aşıldı. Katil Esed’le yan yana görünen ve devrimci Suriye sokaklarının –onlarla beraber bütün devrimci Arap sokaklarının- tepkisini çeken AK Parti Hükümeti (dolayısıyla Türkiye), Esed’in akıllanmaması, devrim hareketinin geri dönülmez bir noktaya gelmesi ve meselenin toplumsal bir uzlaşmayla çözülebileceğine dair umutların tamamen tükenmesi üzerine
arabulucuğu bırakıp “Zalim diktatörlüğe karşı ayaklanan Suriyelilerin yanında” olduğunu ilan etti.

Bu tavır asil bir tavırdır ve “Suriye’de zalim diktatörlük bugün mü kuruldu? Düne kadar Esed’le kol kola gezen siz değil miydiniz?” gibi saçma sapan lakırdılar bu tavrın asaletini gölgeleyemez. Geçmişte Beşşar Esed’e karşı bir ayaklanma vardı da hükümet desteklemedi mi? Böyle katliamlar oldu da tepki göstermedi mi? Yoktu öyle bir şey. Halka köklü reformlar vaat etmiş bir başkan
ve ondan sözünü tutmasını sabırla bekleyen bir halk vardı.

29)“Peki ne oldu şimdi sıfır sorun?”a gelince: Suriye yönetimi ile ilişkilerin aldığı yeni hal, “sıfır sorun” siyasetinin iflas ettiği
ve “tam entegrasyon” hedefinden vazgeçildiği anlamına gelmiyor. Bilakis; Suriye halkının haklı taleplerini kan deryasında boğmaya çalışan Esed diktatörlüğüne gösterilen tepki “komşularla sıfır sorun, azami işbirliği, tam entegrasyon” davasının selameti için gerekli olan bir tepkidir. Arap dünyası değişiyor. Diktatörlükler yıkılıyor, henüz yıkılmayanlar da çatır çatır çatırdayarak yıkılmaya hazırlanıyor. Bu değişime ayak uydurmayan bir Türkiye, bugün Esed’le yahut Mısır’daki askeri cuntayla hiç sorunsuz geçinse de, yarın, halkların iradesinin galebe çaldığı bir Arap dünyası ile fevkalade sorunlu olacaktır. Bu değişime ayak uyduran bir Türkiye ise, bugün diktatörlüklerle sorunlar yaşasa da, yarın, halkların galebe çaldığı bir Arap dünyası ile sorunları sıfırlayarak “tam entegrasyon” yoluna girecektir.

Hürriyet ve adaletin hüküm süreceği müstakbel Suriye ile ve genel olarak ‘Yeni Arap Dünyası’ ile “sıfır sorun” için, şu aşamada Suriye yönetimi ile çok sorunlu olmak kaçınılmaz bir zaruret. Hükümet doğru olanı yapıyor. Ortada çelişki filan da yok. “Ama herkesle düşman oluyoruz” da hikâye! Tunus ve Mısır devrimleri Türkiye ile bütünleşmeye can atan partileri iktidara getirdi. Yepyeni müttefikler kazandık. Suriye Devrimi tamama erdiğinde Şam’la aramızdaki parantez de kapanacak ve eskisinden çok daha verimli bir entegrasyon sürecine  girilecektir inşaallah. Kimse merak etmesin, zamanı geldiğinde “İran ekseni” ile de saflar tekrar sıklaştırırız.

 

Hakan Albayrak

Posted in Gerçekler | Etiketler: , , , , | 2 Comments »